Asya’nın Gömülmüş Şarkısı: Gandhi

Zamanın haşmetli Britanya Krallığını çaresiz, hareketsiz ve sersefil bir halde bırakan meşhur “sivil itaatsizlik” hareketinin lideri, insanlığın büyük evlatlarından, Mohandas Karamchand Gandhi (1869-1948). Bilinen lakabıyla Mahatma (yüce ruhlu) Gandhi

Hayal dünyalarımızı süsleyen büyüleyici Hint yarımadası imajının aksine, satrançtan yoga ve meditasyona, ondalık sistemden tavuğun evcilleştirilip besin olarak kullanılmasına, pamuklu dokuma giysilerden daha bilmem hangi kolaylıklara kadar medeniyetin serpilmesine ön ayak olan buluşlarıyla okyanusa uzanan Hindistan…

Yüzde 80 Hindu ve yüzde 13 Müslüman nüfusu barındıran, Sihizm ve Jainiz’in doğduğu mekân. Budistler, Zerdüştler, Yahudiler, Bahailerle birlikte rengârenk bir dinler mozayiği sergileyen Hindistan.

Bunları sıralamamızın sebebi, amansız bir mücadele ile ömrünü ülkesinin insanına vakfeden yüce ruhlu insanın hayat sürdüğü ortamı az çok zihinlerde canlandırmak içindir.

Kaşarlanmış Bir İyimser

Gandhi’nin büyük bir hayranı olan Albert Einstein’ın değerlendirmesindeki isabeti yazımızı okudukça sizler de tasdik edeceksiniz: “Gandhi’nin düşünen insanlar üzerinde bıraktığı ahlaki etki, kaba gücün gözde çok büyütüldüğü günümüzde, göründüğünden çok daha kalıcı olacağa benzer. Kaderin gelecek kuşaklara yol gösteren, böylesine parlak görüşlü bir insanı bize bağışlamasını bir talih saymalı ve şükran duymalıyız.”

Aslında en doğru tercih Mahatma’yı kendi cümleleriyle tarif etmek: “Ben kaşarlanmış bir iyimserim. Çünkü kendime inanıyorum. Ama size kesinkes zafere ulaşacağıma dair hiçbir delil gösteremem. Çünkü bütün çabalarıma rağmen, gerçeğin nerede saklı olduğunu bulamadım. Fakat bütün yaşamım boyunca yoksullardan, acı çekenlerden yana oldum.”

Gandhi’ye göre, değersiz insan yoktur. Ve insan asıl değerini kendini tanıyarak kazanır. “Bir insanın kendini sırtından görmesi imkânsızdır” der ve telafi için kendini kitapların dünyasına atar. Her ne kadar, yeterince kültürlü olmadığını, edebiyata dair pek az şey bildiğini itiraf etse de ünü Tolstoy’un kulağına kadar gider.

Büyük Rus düşünürü ve romancısı 1919’da, ölümünden birkaç ay önce genç Gandhi’ye kendi evrensel aşk kavramının bir öğrencisi gözüyle bakar. Gnadhi de Tolstoy’un Hristiyanlıkla ilgili görüşlerine büyük bir hayranlık duyar ve Hristiyanlığı araştırır. Kur’an çevirisini okur. Hindu felsefesini ve metinlerini özümlemeye çalışır. Bu araştırmaları esnasında bütün dinlerin özde doğru olduğu, fakat yanlış yorumlarla çarpıtıldığı sonucuna varır. Artık aşırı duygu ve tutkulardan kaçınmayı ve maddi değerlerin boyunduruğundan kurtulmayı hayatının felsefesi olarak benimser. Başkalarının inançlarını kendi çizgimizden aşağı görmek gibi bir lâkaytlığı kabullenmez ve Hintlilerin gerçeği arayan, sevgi yasalarına boyun eğen insanlar olması doğrultusunda çaba harcar.

Asya’dan Esen Hoşgörü Meltemi

Başka inançlar karşısında duyduğumuz saygının bizi, onlardaki ayıpları görmekten alıkoyacağı fikrindedir Gandhi. İnandığımız şeylerin aksaklıklarını da görmezlikten gelmemeliyiz. Fakat sırf bu yüzden inanca sırt çevirmek gerekmez. Bütün dinleri tam bir tarafsızlıkla inceleyip geçerli yanlarını kendi dinimize katmamızda önemli bir mahzur görmez Gandhi, hatta bir görev olarak benimser bunu. Gerekçesi de hazırdır: Evet, ağaçların tek bir kökü vardır, fakat birçok dalları ve yaprakları olduğu gibi yaratıcı da bir tanedir ve varlıklar sayısızdır.

Gel gör ki bir taraftan da beyin törpüleyici bir soru kulağına fısıldanır: Mevcut dinlerden hangisine alkış tutmalı ki hataya düşülmüş olunmasın? Hem herkes, kendi dininin yüceliğine inanmaz mı? İşte Gandhi hoşgörünün zeminini buradan yola çıkarak hazırlar. İnsanın kendi inancı karşısında, der Gandhi, yüreğini yalınayak bırakmak değildir hoşgörü. İnançlar karşısında daha katışıksız bir sevgi duyup zeki bir davranış göstermek anlamını taşır. Bir başka deyişle, hoşgörü bize, konuya zekice yaklaşma, rahatça kavrama gücü verir. Kuzey Kutbu, Güney Kutbundan ne denli uzaksa, bu yaklaşım da bağnazlıktan o denli uzaktır. Dinlerin gerçekten öğrenilmesi, dinler arasındaki engelleyici parmaklıkları da ortadan kaldırır. Kendimizde başka inanışlar için hoşgörü uyandırırsak kendi inanışımızı daha gerçek bir temel üstüne oturtmuş oluruz.

Birçok dinin kutsal kitabını inceleyen Gandhi yapacağı işler için yeterince bilgi devşirebileceğini düşünür, fakat işin hiç de umduğu gibi olmadığını fark edince bunların kimi yerlerinde anlamadığı şeyler olduğunu, yıllar sonra bile hala anlamadığını itiraf etmekten kaçınmaz. Ama gözlemleri sonucunda öğrenmiştir ki anlamadığımız şeyleri yüzde yüz yanlış saymak doğru değildir. Çünkü önceleri takıldığımız noktalar zamanla gün gibi apaydınlık oluvermiştir. Yargılamada tarafsız olmak insana birçok zorluğu çözmede yardımcı olur. Dahası, eleştirirken bile incelik ve ılımlılıktan ayrılmamalıyızdır. Çünkü bu, geride hiçbir acı bırakmaz.

Gandhi her ne kadar siyasetten çok dinsel güdülerle yola çıkmışsa da, ilahi gerçekleri toplumsal yaşantının güç koşulları içinde anlamlandırmaya çalışır. Dur durak bilmeden büyük acıları göğüsler bu uğurda. Batı’nın maddeci ve sömürgeci anlayışını eleştirir. Sanayileşme ve kentleşmenin olumsuz sonuçlarıyla modern devletin bireylerde yarattığı güvensizliği, şiddetin insan ilişkilerini nasıl tahrip ettiğini, ırkçılığın ne belalı bir şey olduğunu anlatır durur…

Gelin Odasına Giren Yavuklu

Diyebiliriz ki, Gandhi’nin en hoşgörülü günleri 1918 yılındadır. Dünya Savaşı, Avrupa ülkelerini karmakarışık bir duruma sokmuşken, kahramanımız yurttaşlarıyla birlikte İngiltere’ye destek olmaya karar verir. Bunun karşılığında İngiltere, savaş sonrasında Hindistan illerine iç özgürlük tanıyacaktır. Türkiye, Müslümanlar için yüce bir ülke olduğundan Gandhi savaş sonrasında Türkiye’nin de parçalanmayacağına dair İngilizlerden söz ister. Gel gör ki zaferden sonra İngiltere verilmiş bütün sözlerini unutur.

Artık ip kopmuştur. Gandhi’nin İngilizlerle hesaplaşması durmaksızın devam eder. Ve tabii ki yeni acılar, eziyetler, hapisler de başlar.

Nitekim 1919 Nisan ayı sonrası Amritsar’da düzenlenen bir toplantı esnasında İngiliz polisi silahsız halkın üzerine ateş açarak 400 kişinin ölümüne, yüzlerce insanın yaralanmasına sebep olunca iş çığırından çıkar. Daha fazla kan dökülmemesi için direnişi durduran Gandhi, İngiliz okullarını, mahkemelerini ve de mağazalarını boykot etmeyi salık veren yeni bir girişimde bulunur. Bu eylemler halkın mücadele gücünü arttırır ve İngilizleri telaşa düşürür. Olacak olan olur ve Gandhi bozgunculukla, hükümeti devirmeye kalkışmakla suçlanarak, altı yıl hapse mahkûm edilir. Gandhi’nin bu gözdağından korkacağını ve kahrolacağını zannedenler yanılırlar; “Bir yavuklu, gelin odasına girer gibi hapse girmeli” der ve geri adım atmaz.

Mahkeme salonuna girdiğinde kalabalık bir halk kitlesi tarafından ayakta karşılanır. Duruşmada büyük bir soğukkanlılıkla İngiliz hükümetinin o güne dek yaptığı yanlışları bir bir sıralar. Mücadelesinin gerekçesi olarak da bu yanlışlıkları gösterir. “Beni salıverirseniz yine başlayacağım” demeyi de unutmaz. Yargıç, Gandhi’nin yüzüne karşı altı yıla mahkûm edildiğini açıklar. “Doğrusu küçük bir ceza bu. Ben daha ağırını bekliyordum” deyince, duruşma savcısı ayağa kalkar ve gidip Gandhi’nin elini sıkar. Ardından salonu dolduran kadınlar, çocuklar gözyaşlarıyla Mahatma’nın ayaklarına atılırlar.

Khaddar Sevinci

Kan, akacak bir ark bulmuştur kendine artık. Pençap’ta, Amritsar’da kadın ve çocukların da içinde bulunduğu kimi başkaldırıcılar, barındıkları yerde İngiliz General Dyer’ın emriyle mitralyöz taramasından geçirilir. Ve yine yüzlerce ölü, binden fazla yaralı…

Ne trajiktir ki İngiliz hükümeti yıllarca bu toplu kıyımları kabullenmeyecektir.

Hapis hayatı süren Gandhi, İngilizleri dehşete düşürecek, Hintlileri de yeni bir mücadeleye sokacak olan müthiş kararını verir. Artık İngiliz malları boykot edilecektir. Her Hintli kendi kumaşını (Khaddar) kendi eliyle dokuyacaktır. Mesajı alan halk her yerde sevinç ateşleri yakar, yabancı malları ve kumaşları yok ederler.

1923 yılbaşında ağır bir hastalığa yakalanır Gandhi. Haftalarca ölüm kalım mücadelesi verir. Hint halkı onun için ulusal dua günleri düzenler. Genel Vali, parmaklıklar ardında ölmesinin doğuracağı karışıklıklardan korkarak onu koşulsuz olarak salıverir. Böylece Gandhi mahkûmiyetinin sadece iki yılını hapishanede geçirir.

Tuzlu Bir Yürüyüş

Tek tesellisi, yorulmak ve usanmak bilmeden içinde yaşattığı savaşma inancıdır. Kafasında Hinduların, Sihlerin, Müslümanların birlik içinde yaşayacağı, aralarındaki düşmanlıkların yok edileceği bir Hindistan vardır. 1924-1925 yıllarında bu düşman kardeşler birbirleriyle kapıştığı zaman, tarafların barışması için 21 günlük açlık grevini başlatır.

Bir de “Tuz Yürüyüşü” adıyla bilinen 380 km’lik hac yolculuğu yardır ki, bununla kalabalıkların hayal dünyalarını daha sonra yapmayı planlayacağı eylemler için hazırlamayı amaçlamaktadır. Geçip gittiği yerlerdeki insanlara söylevler döktürür. Bir elini havaya kaldırır ve diğeriyle tek tek parmaklarını göstererek “Bu ilk parmak horlanan kişilerin herkesle eşit olduğunu, ikincisi Hintlilerin işinin dokumacılık olduğunu, üçüncüsü afyon ve içkiye paydos, dördüncüsü Müslümanlarla Sihlerin kardeşliğini, beşincisi de kadınların eşitliğini haykırır. Bilek ise zor kullanmamaya çağrıdır” demektedir.

Nihayet okyanusun kıyısındaki Dandi’ye ulaşırlar ve burada tuz elde etmek için deniz suyu kaynatılır. Birçok Hintli aynı işi yapar. İç bölgelere gönderilen tuzlar açık artırmayla akıl almaz fiyatlarla satılır. Gandhi’yi takip eden istihbarat ve güvenlik güçleri şaşırıp kalırlar. Ve tabii tutuklamalar birbirini izler. Önce Nehru, ardından da Mahatma içeri alınır. Gandhi’nin tutuklandığı duyulunca bütün memlekette yeni bir yas başlatılır.

Bu arada halk yine deniz kıyılarına gidip tuz imalatına devam ediyordur. Polis de coplarla önlerine çıkan Hinduların başını gözünü yarmaya, kollarını bacaklarını kırmaya devam eder. Başka başka bölgelerde de mitralyözler yine faaliyettedir.

Şahsiyetini Terk Eden Avrupalı

Kendi topraklarında özgürce yaşamak uğruna ölümle yüz göz olan Hintlilerin artık İngilizleri memleketlerinde görmeye tahammülleri yoktur. Gandhi’ye hâlâ, “Niçin İngilizleri kovmak istiyorsunuz?” diye sorulunca da şu anlamlı ve yerinde cevabı verecektir: “Nedeni çok basit. Yüzde yüz Avrupalılara özgü bu düşüncenin ilhamını bana İngilizlerin kendileri vermiştir. Benim düşüncem, kafam, uzun süre kaldığım Londra’da oluştu. Şunu öğrendim ki, hiçbir Avrupalı ulus bir başka ulusun insanları tarafından yönetilmeye, onların buyruğu altında ezilmeye katlanamaz. Bu ulusal onur ve bağımsızlık duygusu özellikle İngilizlerde çok gelişmiştir. Kendi evimde İngilizlerin olmasını istemiyorum, çünkü ben İngilizlere çok benziyorum. Eski Hintliler dünyanın yüzünde olan bitenle, hele siyaset ile hiç ilgilenmezlerdi. Atman, Brahma ve Tanrı coşkusu içinde kendilerinden geçerek evrenin ruhunda yitip erimekten başka bir düşünce beslemezlerdi. Hindistan’da bağdaş kuran İngiliz ve genellikle Batı kültürü bizim yaşam üzerindeki anlayışımızı, görüşümüzü değiştirdi. Bizim diyorum, yani aydınlardan söz ediyorum. Çünkü halk yığınları, Avrupa’nın bize gönderdiği özgürlük mesajlarına kulak kabartmamaktadır. Batı düşüncelerini benimseyen ilk Hintli ben oldum. Kardeşlerimden daha az Hintli olduğum için de onların yol göstericiliğini üstüme aldım.”

Bu sözleriyle Gandhi Hareketi denilen şeyin ne olduğunu da açıklamış olacaktır Mahatma. Bu, “Avrupalılığa kucak açmış Hintlilerin, Avrupalılıklarını unutmuş olan Avrupalılara karşı hareketidir… En aşırı İngiliz sever, benim gibi, İngiltere’ye karşı çıkmak zorundadır.” Sözüyle de işin pratiğini açıklar.

Ölüm Orucundan Bağımsızlığa

İngiliz hükümeti de zamanla kendi içinde karışınca, Londra’da Gandhi’nin de katılacağı toplantılar düzenlenir. Aynı doğrultudaki beyanlarını burada da yineler Gandhi. Yurduna döndüğünde yapılacak seçimlerde halklar arasında ayrım yapılacağını duyunca İngiltere’ye bir mektup yazar ve davasının her şeyden önce din ve aktöre sorunu olduğunu, siyasal görüşünün bunun yanında bir hiç kaldığını, küçüklüğünden beri paryaların alınyazısıyla ilgili olduğu ve eğer seçimlerde ayrılık yapılırsa ölümüne kadar açlık grevine gideceğini duyurur.

Ruh evreninde yaşamayı, sonsuzluğun yolunu araştırmayı her şeyden üstün tutan Hintlilere de benzer şeyler söyler: “Eğer tüm Hint mantığı, Hintlilerin bir bütün olduğunu, birbirinden ayrılamayacağını kabul etmeye hazır değilse hiç durmadan beni gözden çıkarmalı, kurban etmelidir.” Böylece benzerine az rastlanır bir cesur ve fedakâr lider örneği de sergilemiştir.

Şunu tekrar söyleyelim ki Gandhi hayatını Hindistan’daki Hindularla Müslümanların beraberce yaşamaları doğrultusunda tüketmiştir. Siyasi amacı ise ülkesindeki İngiliz sömürgeciliğine barış yoluyla son vermektir. Oruç tutacak, hapis yatacak, sıkıntılar çekecektir. Fakat amacına da ulaşacaktır.

Sonunda İngilizler, Hindistan’ı kavgasız gürültüsüz terk edip gitmek zorunda kalır. 1947 yılında biri Hindu (Hindistan), öbürü Müslüman (Pakistan) iki ayrı devlet kurulur.

Mahatma iyice yaşlandığında, ölümünde sonra Gandhi’cilik, Gandhi tarikatı gibi şeylerden bahsedilmemesini tembihlemeyi de unutmaz. Kimseye öğretecek yeni bir şeyi olmadığını, ilahi yasalarla şiddetsizliğin başı ve sonu olmadığını, elinden geldiğince bunları hayata uyguladığını söyler.

İngiliz yazar George Orwell da onun barışseverliğinin ve hoşgörüsünün temelinde dinin bulunduğu düşüncesindedir. Bu eğiliminin bazı siyasi sonuçları elde etmesinde elverişli bir yöntem olduğunu da savunur.

E.M.Forster ise İngilizlerin bağımsızlık anlayışlarının temelinde kazanç elde etmek, insanlara egemen olmak düşüncesinin bulunduğunu, böylece de şiddetin, yasalara varıncaya kadar her alanda etki gösterdiğini ifade etmiştir. Zaten Gandhi’yi en çok ürküten de buymuş: “İngilizlerin boyunduruğu altında yaşayacaksak, onları buradan kovalamak ne işe yarar”

Aldatıcılar Eninde Sonunda…

İnsanlığın büyük evladı yüce ruhlu Gandhi, ne acıdır ki, 30 Ocak 1948 günü bir Hintlinin dost kurşunuyla mücadelesinin son demini tüketir. Bu esnada yanında hiçbir koruma yoktur.

Sözümüzü bitirmeden belirtmemiz gerekir ki, Hindistan’ın özgürlüğü için İngiltere’deki kamuoyu bizzat Gandhi’nin kişisel etkisiyle gerçekleşmiştir. Bu da onun inatla fakat kinsiz, şiddetsiz, hoşgörüyle yürüttüğü mücadele neticesinde oluşmuştur. Hindularla Müslümanların ayrılmasını ise bir canlı varlığın ikiye parçalanması kadar üzüntü ve acı verici bulmuştur. Ömrünün kalan bir yılını da onları uzlaştırma çabalarıyla perişan edecektir zaten.

Doğumunun 100. yıldönümünde (1969) İngiltere’de anısına bir heykel dikilecek derecede dünya halklarında köklü izler bıraktığını da belirtip geçelim.

Artık bize düşen elimizi vicdanımıza koyup bir durum değerlendirmesi yapmaktır: Ne haldeyiz, ne hallere düşeceğiz? Einstein gibi söylersek “kaba gücün gözde çok büyütüldüğü günümüzde” hadiselerin gelişmesine etki edecek bir Gandhi etkisine ihtiyacımız var. Bunu söylerken “keşke” demeyi de ihmal etmiyorum. Keşke Gandhi dokunuşunun herkeste bir karşılığı olsaydı.

Sivil, itaatsiz, hoşgörülü ve halkına karşı içten. Evet, Gandhi’nin bu kaldıraçlarla araladığı bağımsızlık kapısından girer Hint halkı. Girerken de ölümsüz liderlerinin sesi boğuk boğuk yer eder kulaklarında: “Aldatıcılar eninde sonunda kendilerini aldatmış olur!”

Kaynaklar:

  • Gandhi ya da Hint Kirazının Gölgesinde, Salâh Birsel
  • Komik İtaatsizlik, A.T.Alkan, Türk Edebiyatı, Ocak-1995
  • Ana Britanicca, “Gandhi” maddesi

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.