Buruk Bir Mutluluk

Acıklı Bir Masal

Ateş düştüğü yeri yakarmış. Şimdilerde ateşi duyan duyarlı sineler, yeri yurdu neresi olursa olsun alev alev yanmakta. Evrensel sevda sözleri söylenip dururmuş, dostlukların hazan bilmez bahçelerinde. Çocuklar yıldızlarla kaydırak oynar, büyüklerse çocuklaşırmış çok kere.

Derken bir hal oluvermiş insanlara ve sevda sözlerinden vazgeçip ağıtlar okumaya başlamışlar. Lügatler kelimelerini değiştirmiş ve acı sözlere bırakmışlar satırlarını. İnsanlar gözyaşından, vahşetten bahsedip durmuşlar, en çok da kadın ve çocuk kelimeleri ile birlikte. Ve yine yıllar geçmiş, barış söylentileri salmışlar ızdırap yudumlayan sinelere. Gel gör ki bir karşılığı yokmuş bu söylentilerin dertli yüreklerde.

Ve vahşet fasılları ardı arkası kesilmeden vuran vurana sürüp gitmiş o dünyada. Gerçekler tek, vahşetler denkmiş…

Kötü Kalpli Amcalar

Kabul ediyorum. Bâtılı tasvirden kaçındığımız gibi, vahşeti tasvirden de hemen vazgeçmek gerek. Vicdanlardaki aks-i sedası yeterince boğdu ümitlerimizi.

Bugün birtakım çıkarların peşi sıra akla hayale sığdırılamayacak işkenceleri insanlara yaşatanların yarınların dünyasında yerleri olmayacak. Mevcut böbürlenmelerine karşılık ya mazlumların ahları ile yerin dibine batırılacak ya da böylesi zalim fakat aynı zamanda da aciz olanlara ancak ve ancak acınması gerektiğini düşünenlerce “vah, yazık” nidalarının peşinden, tarihten damlayan bir nasihat olarak “kötü kalpli amcaların” amansız hamleleriyle yıkılıp gideceklerdir.

İyi niyetli girişimlerin aksaklıklarını örten zaman, ilhamını insanlık dışı eylemlerden alan ceberrutları layık oldukları çukurlara gömer. İşleyen zamanın değişmez kuralıdır bu. Dün, insanlığa kan kusturanlar, bugün sahip oldukları kokuşmuş hevesler içinde boğulup gideceklerdir. Bundan gereken dersi çıkaramayanlar da aynı tekerrürlere maruz kalacaklardır. Bu bir kehanet değil; yaşanmışlığın tekrardan yaşanabilirliğinin ifadesidir.

KORKU

Tanrı onları dört gözden ayırma
Hiç biri anne baba yokluğu bilmesin.

Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli
Çünkü kendi evlerinden gayri evler el evleri
Hele o kış ayları korkulu akşam üzerleri.

Bizler ki büyükken bu kadar yalnızız da
Ya onlar küçücük kalırsa ardımızda?

Hem onlar geç büyürler, sonra ne güç büyürler
Daha yavru dünyanın farkında değiller
Üşümüş sokaklarda yatağımıza gelirler.

Bizler ki büyükken bu kadar yılmışız da
Ya onlar küçücük kalırsa ardımızda?

(Behçet Necatigil)

 

Buruk Bir Mutluluk

Korkuyu yüreklerinin bir köşesinde muhafaza eden insanlar -hele de çocuklar- mutluluk veren olaylar karşısında ancak “buruk” bir lezzet alabilirler. Hayat ise mutluluklardan mürekkeptir. Yaratılışın merkezinde iyinin, güzelin, sevincin ve aşkın mayası vardır. İnsan aşkın ve merhametin sihirli ikliminde dolaştığı müddetçe yaratılışının gereğini yerine getirmiş olur.

Çocuklar, yaşanan hayatın bahar çiçekleri, yarınların ise yaz meyveleri ya da köklü sarmaşıklarıdırlar. Mutluluk, en içten ifadesini bulur çocuk yüzünde. Sevgide, masumiyette zirvededir onlar. Seyretmesini bilenler için bahar bahçelerinden farklı değildir gülen çocuk yüzleri. Yapraklarının ardında, göz kamaştırıcı nice baharlar saklayan güllerdir onlar.

Tanrı onları dört gözle ayırmasın
Hiç biri anne baba yokluğu bilmesin.

Ne uğruna, ne pahasına dövüştüğünü savaştığını bile bile insan öldüren… Yaşlıları, gençleri, anneleri-babaları öldüren ve hatta çocukları kıyımdan geçiren zihniyete sonsuz lanetlerimizi göndersek de koparılan güller goncalar, âh ki solup gidecekler. Böyle bir karamsarlık içinde insan şaire hak vermiyor değil:

Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli
Çünkü kendi evlerinden gayri evler el evleri
Hele o kış ayları korkulu akşam üzerleri

Anne şefkatinden uzak eller, baba himayesinden mahrûm bakışlar… Böylesi bir haldeki çocuk, elde edeceği en büyük mutluluklarına bile içinde sakladığı burukluk çeşnisini katacaktır.

Savaşlar ve ayrılıklar, çocukların gülüşlerinden pek bir şey eksiltmez. Belki eksiltmez, ama gözyaşlarına daha nicelerini katar. Gülünce yüzlerinde yine güller açar açmasına, fakat buruk güllerdir onlar: Akranlarına huzur veren, kan emici yarasaları çıldırtan, kara günlerde dostluk mevzilerini terk etmeyenleri ise gözyaşlarına boğan buruk mutluluk gülleri…

Işıkları Yandıkça Yeri Belli Çocukluğun

Ne olursa olsun! İster insanlar çıldırıp savaş savaş üstüne birbirlerini boğazlasın, ister kıyamet alametleri peşi peşine gelsin, çocuk çocukluğunu hep bir yerlerinde saklar. Ve çocukluk hisleri, yeri geldikçe zamansız bahçelerden fışkırıverir gibi ortalığa saçılır. Sezai Karakoç “Bahçe Görmüş Çocukların Şiiri”nde, başka söze ne hacet dercesine ifade eder bu durumu:

O yıllar savaş yıllarıydı geceleri karartma
Gündüzleri fırın önlerinde birikirdi halk
Biz çocuklarla büyükler arasındaki fark
Bir yanda şehir bir yanda kiraz bahçeleri.

Kim derdi ki günübirlik yaşamayı özleyecek insanlar? Al takke ver külah sıkıntılarla yaka paça olmaya razı olmak da varmış kaderde desenize. Gel gör ki insan, sırlı belirsizlikleri kuşanmış varlığının niteliklerinden de yararlanarak, öz soyunu inim inim inletecek tavırlara girmeyi de yeğleyebiliyormuş. Bunu ispatlamaya gerek yoktu. Ama neylersiniz ki, her devirde görülen densizlerin çağımızdaki gölgeleri, insanların yüreklerini karartılar. Karartılar, karartılar da densizliklerine bir de utanmazlığı ekleyerek hali inkâra yeltendiler.

Kasvetli günler de bir nihayete erecektir elbette. Erecektir de bu nihayetin ardından bütün yıpranmışlığı, horlanmışlığı ve dahi savaş görmüşlüğü bir yana, annesiz ya da babasız kalacak bir çocuğun varlığı bilmem ki neler çağrıştırır sizlere?

Hem onlar günübirlik dünyamızın eksilmez neşe kaynakları da değil midir? “Işıkları yandıkça yerleri belli” Cennet çiçekleri…

Hem onlar geç büyürler sonra ne güç büyürler
Daha yavru dünyanın farkında değiller
Üşümüş soğuklarda yatağımıza gelirler

Çocuklar geç büyümesin. Çocuklar güç büyümesin. Çocuklar üşümesin. Sımsıcak gülücükler çağlasın gözbebeklerinde, buruk mutluluklar yerine. Hasret kalmasınlar “anne, baba” seslenişlerine.

Bizler ki büyükken bu kadar yılmışız da
Ya onlar küçücük kalırsa ardımızda?

Bahçenin En Yalnız Köşesinde

Çocukluk yılları geçer de içimizdeki çocuk hep aynı neşe, aynı çehre çağlayıp durur. Annesiz, babasız bir yoksunluğun içimizde biriken tortusunu da hep o çocuk tarafımız taşır bir yerlerinde.

İnsanlığın çürük atardamarları olan savaş yerleri hayalimde hep sırılsıklam çocuk yüzleriyle canlanır. Büyükler mi? Onlar öyle ya da böyle, hayattan nasiplerini alırlar ya da almışlardır nasıl olsa.

Şimdi, düşünün Allah aşkına. Büyüyünce asker olup, polis olup, anne-babasının ağabeyinin ablasının öcünü almak kararlılığıyla yetişen, yetişen değil yanıp kavrulan çocuklar yarınlar adına neler vadedebilirler insanlığa?

Zaman akar gider ve kimini beraberinde götürür, kimininse yüreğinde bir tortu bırakır. Düşük ya da yüksek bir gerilimle devam  edip gider hayat. Devam eder de ardında nice yâdı cemiller, nice perişan haller nice söylenmemiş sözler, eylenmemiş işler ve daha nicelerini bırakır. Kim ne derse desin, geçmiş, bugünün omuzlarında ağır bir yük, yarın vicdanlarda bir işkence ve geleceğin önünde yolları aydınlatan bir fener.

Ve daha neler neler…

Necatigil’in korku şiirinden ilhamla söylenmiş, belki görünüşte karamsar, fakat aslında çocukça bir masumluk ve samimiyet. Bir demet kirli sarı bahar gülü ve azimli kardelen çiçeği. Şunu da burada belirtmek isterim ki, ne zaman gözü yaşlı bir çocuk çehresi yahut sureti görsem, beni alır hayalimde bir yerlere götürür, ya burnumun direğini sızlatır, ya ayaklarımı yerden kesip kendi âlemine uçurur ya da o masumiyet gözlerimden süzülen zamansız damlacıklara dönüşüverir.

Ve siz bu fısıltılarımın çocuklardan bahseden samimi şiirler için de geçerli olduğunu düşünebilirsiniz. İster misiniz bunlardan  (üstelik Necatigil’in şiiriyle de aynı tellerden ses veren) birisini okuyalım ve hayal perdemizi aralayıp çocukluğumuzun kapısından girelim. Ve içten bir muhasebeye çekelim dünümüzü, bugünümüzü. Tabii ki içimizdeki çocuğun nasihatlerine kulak vererek.

Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne öldü mü çocuk
Çocuk öldü mü anne

(Sezai Karakoç)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.