Çay Bahçesinde Gezinti

Hangi ahvalde bulunursak bulunalım bir bardak taze demlenmiş çaya hayır diyecek olanımız pek azdır. Fakat o bir bardak çayın, mutlu son hikâyelerini andıran, demlikten bardağa dökülme serencamından haberdar olmayanımız ise ziyadesiyle çoktur. Bahçede uzayan, dalından kopan, sonra solan, soldurulan, demlenip bardağa akan çaydan dem vuracağız. Gözümüzün gördüğünü ve dahi gönlümüzün sevdiğini yâd edeceğiz. Başlığı Oscar Wilde’ın bir hikâyesinden ödünç aldık. O, nar bahçesinde gezinmişti, biz ise çay bahçesinde dolanacağız.

Çay, baharın çocuğudur. Mart, kapıdan baktırıp kocakarı soğukları sobaların közünü harlandırırken, çay bahçelerinde güneş ışınlarının santimi heba edilmez. Bütün hazırlık, çayın ilk sürgününün filizlerini nisanda yeşertmek içindir. Günler yağmurlarla birlikte akıp gider ve mayısın ilk günlerinde çayın birinci sürgününün hasadına başlanır.

Şimdi durun, gözlerinizi kapayın. Şayet görmüşseniz bildiğiniz şekliyle, yok görmemişseniz hayal gücünüze güvenerek, bir film şeridi gibi zihninizden çay bahçelerinin görüntülerini geçirin. Eksiğini fazlasını düşünmeden. Alın bu manzarayı bir kenarda bekletin. Sonra lazım olacak.

Bu yazı, bardaktaki çayın evvel hikâyesidir. Ama tarihçesi değil. Bu yönüyle de aslında çayın değil, çay bahçesinin hikâyesi. O bahçeler ki, bereketli Karadeniz toprağının zengin florasına adını iftiharla yazdırmış ve mis kokulu çayımızın adeta ana rahmi olmuştur.

Çay, kâh fide ile kâh tohumla ekilen, tek başına bodur bir çalı iken, maharetli Karadeniz insanının ellerinde fideden sete, setten bahçeye dönüşüvermiştir. Çay setleri, bu coğrafyada doğa haritasının münhanileridir. Yani eş yükseklik eğrileri. O bahçelerin haritasını çizmek isterseniz çay setlerinin izini sürmek kâfidir.

Karadeniz’in ender bulunan arazi türü olan düzlükler çaydan ziyade diğer bahçe bitkilerinin yetiştirilmesi için değerlendirilir. Çay bahçeleri evin yanı başında bulunabileceği gibi yakın çevrede ya da evden uzakta da yayılabilir araziye. Sırtların, tepelerin yamaçları, uçurumtrak arazi kalıntıları, dere yatakları, ırmak kenarları, girintili çıkıntılı arazi parçacıkları ve yol boyları çay bahçesine dönüşmeye hazır coğrafya mekânlarıdır. Çok zaman göz alabildiğine uzanan bir derinlikte olsa da bazen lokal ağaç örtüsü ile bitişik vaziyet alır bu bahçeler. Ufukları kuşatan derin orman manzarasının ve de görkemli ağaçların heybetlerini saklayan, mütevazı fakat ucu bucağı meçhul çay bahçelerinin gözleri dolduran bu canlı resmi muhteşemdir.

En yakınınızda bulunan bir çay bitkisi ya da Rizelinin tabiriyle “çay tamisi”, size en uzakta olanı gözlemleme imkânını lütfeder. Zira her çay tamisi diğerinin bir benzeridir. Kökü beş-on santimetreye sığışan, filizlerinin göğe uzandığı seviyede ise bir metrekarelik bir alanı kuşatan çay bitkisi, her birisi beş altı yaprağı barındıran, dalından koparılmaya hazır yüzlerce çay filizini büyütür.

Her açıda, her adımda, her yönde ayrı bir güzellik, farklı bir şaheser. Manzaranın her yerinden fışkıran yeşil bir mucizedir çay bahçeleri. Kimisi sırtını bir dağın yamacına yaslamıştır. Kimisi de ufuktaki Karadeniz’in enginliğiyle nefeslenir. Hem dağın hem denizin nemini ve serinliğini alan bu bahçelerin güzelliği tariften varestedir. Görmek gerek.

Bir bahçedeki yüzlerce çay bitkisi ve yüz binlerce çay filizi yeşilin türlü çeşit tonları ile manzarayı boyar. Çayın yeşili, civardaki ağaçlar ve toprağı örten nebatatla muhteşem bir uyum içerisindedir. Tabii bu tasvir, çay bahçesinin en yalın halidir. Sağanak ya da çisil çisil yağmur altındaki bahçeler müthiş güzeldir. Uzaklarda koyu, yakınlaştıkça dağınık sis perdesinin ardında gizlenen yağmur “ha yağdı ha yağacak” diye beklenir. O yağmur, yerlere serpilmeden, kara bulutların koyu/gri gölgelediği ya da güneşin yeşil doğa örtüsüne çığlık attırdığı anlarda bambaşka bir güzellik katar manzaraya. Çay setleri boyunca dizilmiş, kimi çay makasıyla kimi elle çay toplayan kadınlar, kızlar, uşaklar, setlerin arasından yol bulup birbirini kovalayan çocuklar, bellerde makaslı peştemaller, çaşanlar, başlarda oyalı çemberlerle, sırtında çay sepeti, toplanmış çayı bahçeden yola taşıyan ahali ve çay toplama seremonisi esnasında ihtiyaç duyulabilecek başkaca sürpriz aktiviteler…

Doğanın düzenini, mevsimin getirilerini ve insanlık hallerini yörenin alışkanlıkları ile harmanlayarak her seferinde hayalinizde bambaşka güzellikte bir tablo oluşturabilirsiniz. Bu, uzaktan seyredilen panoramik çay bahçesi manzarasıdır. Bu manzaranın derinliğine doğru uzandıkça gözlerin üç boyutlu darlığını aşar, dalından koparılmış yeşil çayın kokusuyla mest olursunuz. O baygınlık halinde, sersemliğinizi hala üzerinizden atamamışken kiminin kaşı gözü kırılmış, kiminin notası notasına uydurulmuş, kâh neşeli kâh hüzünlü ama ille de yöreye ait bir türkü kulaklarınıza misafir olur. Bu da yetmez, çay setlerinin arasında dolanır, elinizle çay tamisinin filizlerini şöyle bir tarar ve gözünüze kestirdiğiniz bir filizi koparıp önce koklar sonra da göz hizanızda tutup hayranlıkla incelerseniz. Sanmayın ki böyle davrananlar sadece turistlerdir. O toprakların evlatları her seferinde, henüz bulmuş gibi tekrar tekrar yaşarlar bu enstantaneleri. Zira güzel olanı sevmek duygusu insanda var oldukça, güzellik yok olmayacaktır. Söze ne hacet, hâl diliyle anlatır bunu o güzel insanlar.

Her çay bahçesi öyle şen şakrak değildir. Bahçeler topluluğunun orta yerinde ya da hemen kıyısında inzivaya çekilmiş bir mevta ya da kabirler topluluğu, bahçeye ötelerden esintiler taşır. Ve tabii ki ağaçsız mezarlık yakışık almaz. Çamgillerden bir temsilci işaret fişeğini ateşler yoldan geçenlere: Ruhuna Fatiha!

Çay bahçelerinin vazgeçilmez konuklarından birisi de meyve ağaçlarıdır. Karayemiş, mandalina, portakal, şeftali, erik, elma, kiraz, nar… Ya çay setlerinin arasında ya komşu bahçenin sınır çizgisi üzerinde -aynı zamanda sınır taşı işlevi de görerek- arzı endam ederler. Akağaçlar, kızılağaçlar, kestaneler, dişbudaklar bahçenin bittiği yerden uzanabildikleri yere, mesela araç yoluna kadar çay emekçilerine serinlik sunarlar. Artık seyrek rastlansa da görünce bakmaya, koklamaya doyamayacağınız gülibrişim ağacını da manzaradan eksik etmeyelim.  Göğe uzanma yarışındaki ıhlamurlar ise çiçek açtıkları vakit, toplanmış çayın buruk kokusunu yumuşatır, yorgun çay emekçilerini dinginleştirirler.

Ot, Karadeniz’in pıtrağıdır. Çay bahçelerini ottan azade düşünemezsiniz. Bu bahçelerde otların şahı ise eğrelti otudur. Çay toplanmadan önce bahçe, otlardan arındırılmazsa toplama işi eziyeti döner. Onun için ilkin otlar temizlenir. Bu işin adı çaylığın otunu etmek ya da kısaca ot etmektir. “Edilen ot” çoğu zaman doğal gübreye dönüşmek üzere çay setlerinin arasında bırakılır.

Çay bahçesi sade bir bitki örtüsü değildir. Birçok böceğin de doğal yaşam alanıdır. Sinekler, kurtçuklar, arılar, örümcekler, salyangozlar, sümüklü böcekler… Günlerce araştırsanız ve Google’ı bahçeye soksanız ismini bulamayacağınız daha bir sürü böcek cinsini bu bahçelerde görmek mümkündür.

Sadece böcekler mi? Kediler, köpekler, inekler, zaman zaman karayılan, langona cinsi mahlûkat ve envaitürlü kuş da boy gösterebilirler buralarda. Korkmanıza gerek yok. Yılanlar insan görünce hemen sıvışıveren türdendir. Cüsseli hayvanlar değil ama böcekler, çay emekçilerinin vefalı çalışma arkadaşlarıdır. Onlarsız bir çay bahçesi düşünülemez. Aklınıza gelebilir: Acaba içtiğimiz çaylarda bu böceklerden kalıntılar bulunuyor mu? Endişeye mahal yok. Toplanan çay doğal ortamından ayrıldığı için ve bu narin böcekler ise yaşam alanlarını terk etmek istemediklerinden, dalından kopan çay yaprağından sıyrılıp toprağın bereketli bir kıvrımına sıvışmanın telaşına düşerler. Birçoğu bunu başarır. Yalan yok, başaramayanlar da olur. Ama içiniz rahat olsun; onlar ille de sizin yudumladığınız bardaktaki çaya denk gelecek değil ya!

Çayın bir de çiçeği vardır ki görüntüsünü başka çiçeklere benzetebilirsiniz, lakin kokusu kendine hastır. Beyaz yapraklarının ortasındaki sarı tomurcuklara dokunduğunuz anda elinize yayılıverir o koku. Arıların vazgeçilmez besinlerindendir bu çiçekler. Çiçek olan yerde tohum olmaz mı? Çay tohumları tekli veya ikili, üçlü, dörtlü öbekler halinde, yeşil kadifeden bir kabukla korumaya alınmıştır. Ve çay tamisinin muhtelif yerlerinden göz kırparlar.

Çay bahçesine ulaştıran yollar her yörenin kendine has yer isimleriyle ve güzellikleriyle kimliklenir. Mesela: Arkanın başından yola çıkarsınız, arka çayırı pas geçip suyun altından dolanıp suyun üstünü seyrederek pelitin sırtına varırsınız. Oradan Küllama yakındır. Biraz ilerisi Hurşit’in ırmağıdır. Hemen ötesinde Dudika’nın suyu karşılar sizi. İki yudum için ve serinleyin o kevser suyundan. Artık Ardin’e vardınız. Şimdi bir tarafta Hevuli’nin salatalık-biber-kabak ekili bahçesi, az ötede Hafize halanın cevizi, Marpetli’nin dişbudağına dolanmış kara üzüm asması. Alt tarafta Melek nenenin bahçesi, biraz ileride Ardin’in suyu ve yolun sonunda Meşe. Meşenin yamacında Karadiken ırmağı.  Velhasıl böyle böyle Cennet’in dünyadaki izdüşümlerinden birinde yol alırsınız.

Bahçede gezmek güzel de, bu çayı kim toplar, kim taşır, kim satar? Toplamadan da önce bahçenin gübrelenmesi meselesi var. İşin organiği hayvan gübresi ile yapılanıdır. Gel gör ki amonyum bileşenli suni gübreler birçok yerde toprağı ağır ağır çoraklaştırıyor. Gübrelemeyi, toplamayı, taşımayı, satmayı çok zaman aynı kişiler yapar. Bunlar genellikle mal sahibi olan aile fertleridir. Akrabalarla ve konu komşu ile bu işlerin üstesinden gelinir. Fakat son yıllarda köyünde, yöresinde ikamet edip eli iş tutabilenlerin nüfusu öylesine azaldı ki, yarıcılık usulü yaygın bir biçimde devreye girmiş oldu.

Özel sektörün henüz ortalarda görünmediği yıllarda ÇAYKUR, üretilen çayın tamamını fabrikalarda işleyemediğinden, çayın sadece elle toplanmasına izin verilirdi. Çay alım yerlerinde sadece elle toplanan ürünler sorun yaşanmadan eksper kontrolünden geçebilirdi. Elle çay toplamak, çok zaman aldığından alım-satım işi uzun bir zamana yayılıyordu ve yılda dört sürgün verebilen çayın son sürgünü bahçeleri süsleyen narin yeşil filizler olarak kalıveriyordu. Tabii pratik Karadenizli zekâsı, bu elle toplama işini kolaylaştırmanın yollarını bulmakta zorlanmadı. Bıçak şeklinde, tahtadan ve ağzı keskin olmayan aparatlarla elle çay toplama işi, çayı dalından yolma işine dönüştürüldü. Sonra sonra çay makasının kullanılmasına izin verilince bu sıkıntılar da sona erdi.

Belgesellerde gördüğümüz, uçsuz bucaksız düzlüklerde ekili çayların özel iş makinalarıyla toplandığı ülkelere özenmekten başka elden gelen bir şey yok. Zira Karadeniz’in coğrafi yapısından kaynaklanan durum gereği, çay üretilen bölgede iş makinaları ile hasat  yapılamıyor.

Toplanan çayın, bahçeden çay alım yerine ulaştırılması gerekir. En zahmetli kısım da çoğu zaman burasıdır. Zira çay bahçelerinin birçoğu araç yollarının uzağındadır. Çay sepeti denen bir icat vardır ki muhteşemdir. Fındık dalları ile örülen ve boyu bir metreyi bulabilen bu sepetlerde biriktirilen çay, setlerin arasından düzlük bir alana taşınır ve burada biriktirilen çay, beş-altı metrekarelik sergi bezlerinde bohça yapılıp bir iple bağlanarak sırtta taşınacak şekle sokulur. Bazen araçla taşınmak üzere araç yoluna kadar, bazen de çay alım merkezine kadar böyle böyle ulaştırılır. Çayı vadilerden düzlüklere daha az zahmetle taşımanın bir yolu da çay taşımaya mahsus mini teleferikler inşa etmektir.

Kâh güneş altında kâh yağmur ıslağında çay toplamaktan yorulan beden, bu taşıma işiyle iyice bitap düşer. Ama iş, çayı taşımakla bitmiyor ki! Bir de satılması var. Toplanan çayın içindeki çöpler otlar temizlenecek, çay eksperi beğenecek,  tekrar bohçalanacak, kantara taşınacak, tartılacak, ya kamyona ya da çay alım yerinin serin bir köşesine boşaltılacak. Bundan sonra artık çay emekçisinin evinin yolunu tutabilir, ama çayın yolculuğu devam edecektir. Alım yerinden fabrikaya, fabrikadan pakete, markete, eve, iş yerine, kahvehaneye, demliğe, bardağa kadar uzayan ve dudaklarda nihayetlenen mutlu son yolculuğu.

Çayın adı, anavatanı olan Çin’den gelmiş. Ülkenin kuzeyinde “tea” güneyinde “ça” (ya da tam tersi) diye adlandırılmış. Dünyaya da bu iki isimle yayılmış. Onca yol kat etmiş ve bize gelince de “çay” olmuş. Artık bu çalının bitkisi de yaprağı da bardaktaki hali de dilimize çay kelimesiyle yerleşmiş.

Çay bahçesinde gezintimiz burada sona erdi. Sözümüzü çaya dair bir potpuri ile  tamamlasak yakışık alır herhalde. Çaydır bu: Kurusu var, yaşı var. Fincanı var, bardağı var. Bardağının kulplusu var, ince bellisi var, tombulu var, desenlisi var. Demliği var, makinesi var. Tabağı var, kaşığı var. Çay takımı var. Saati var, şekeri var. Ocağı var, bahçesi var, evi var. İkindi çayı var. Dökmesi, demlemesi, sallaması, poşeti var. Siyahı, yeşili, beyazı var. Bahçesi var, işçisi var. Sepeti, sergisi, bohçası var. Çaydanlık var, çaycı var. Çayeli var, çay bahçesinde gezinti var. Bir zamanlar güzeli vardı, şimdilerde festivali de var.

Hadi şimdi filmi başa saralım. Gözlerinizi kapatın ve cevap verin: Siz hiç çay bahçesi görmüş müydünüz?

 

1 Comment

  1. Fatih dedi ki:

    Harika bir Çay makalesi olmuş. Admine teşekkür ediyorum ki yıllarca önce yaşadığım anılarıma götürdü beni…
    Gönülden teşekkürler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.