Diyanet Siyaset Muhalefet

“Pudra şekeri” rezaleti ve “Ramazan ertelensin” önerisi ile bir kere daha din, diyanet, siyaset, muhalefet,  laiklik kavramlarını kutuplaş(tır)ma, ötekileş(tir)me ve mizah malzemesi olarak gündemimize soktuk.

Dinin siyasete alet edilmesi, kendini dindar/muhafazakâr olarak tanımlayan kesim kadar seküler ya da laik düşünceyi benimseyenler açısından da bir problem kaynağı olarak uzun zamandır karşımızda durmakta.

İlahi bir dinin, bireysel kazanımlar elde etmek için günlük politikanın bir aracına dönüştürülmesinin ülkemizdeki tam adı Siyasal İslamcılıktır. Bugün gelinen noktada Türkiye’de, Siyasal İslam’ın savunucuları “Sayısal İslamcılık” aşamasına evrildiler. (Sayısal İslam’ın ne olduğunu ve bu evrilme sürecini ayrı bir yazıda incelemek istiyorum) Bu evrilme önemli ölçüde, dini maneviyat örgüsünden ayrık biçimde, çıkar ve beklenti dünyalarına meze yapan Siyasal İslamcıların ahlâk ve değer anlayışından kaynaklanmaktadır. Siyasal İslam; birey, toplum, siyaset ve din açısından yıkıcı etkileri olan bir siyaset/din yorumudur. Hem Siyasal İslam hem de “Sayısal İslam” anlayışı problemlidir. Ve bu problemin kaynağının da bir noktada ve önemli ölçüde “maneviyatsız din anlayışında” yattığını söyleyebiliriz.

Maneviyatsız din anlayışı, seküler kesim kadar, kendini dindar/muhafazakâr olarak tanımlayan kesimlerin de sorunudur. Bu sorun, Türkiye ölçeğinde birey, din, toplum ve siyaset etkileşimine dair yaklaşım geliştirenlerin gözden uzak tutmaması gereken bir realitedir.

  1. Seküler kesimdeki maneviyatsız din anlayışı, söylem düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Eksik ya da yanlış bilgi, olaylara ve kişilere ideolojik bir arınmışlıkla bakma eğilimi, ötekileştirme ve kategorize etme kolaycılığı sekülarist ya da laikçi bakış açısının değil, maneviyatsız din anlayışının ortaya çıkardığı bir sorundur. Zira gerek sekülarizm gerekse laiklik kendi içinde tutarlı verilere sahip kavramlardır. Fakat “maneviyatsız din” anlayışını tutarlı ve dayanaklı düşüncelerle temellendirmek mümkün değildir. Bundan dolayı da bu anlayışın malul ettiği zihinlerin, ideolojik yelpazenin sağında ya da solunda bulunmasının teorik anlamda hiçbir farkı yok.  İdeolojik mensubiyetin, dini, maneviyatsız bir olgu olarak algılayan ya da yaşayanlar açısından zaten bir karşılığı da yok. Gündelik popüler tartışmaların ve politik eğilimlerin rüzgârıyla her olayın ve kişinin ipini çekmek için konuşmakta serbestler. Ve maalesef ağızlarının ayarı da yok.
  2. Kendini dindar/muhafazakâr olarak tanımlayan kesimin maneviyatsız din anlayışı ise, söylemde değil gündelik hayat pratiğinde etkisini göstermektedir. Öyle ki bu etki dindarlık söylemiyle maneviyatsız yaşayış arasında, söylem ve eylem çelişkisi biçiminde belirginleşir. Her iki duruma dair gündelik hayatın içerisinden örnekler bulmakta zannediyorum kimse zorluk çekmez.

Yaşadığımız çağda hiç kimse gündelik yaşayışıyla, sahip olduğunu düşündüğü ya da iddia ettiği dünya görüşünün dört dörtlük bir temsilcisi değildir. Bundan dolayı kısa ve basitleştirilmiş bir yaklaşım üzerinden geniş kesimlerin isimlerini telaffuz ederek onları yargılamayı doğru bulmuyorum. Bireysel yozlaşmalar, belli bir toplum kesiminin karalanması için genelleştirilmemelidir. Fakat yozlaşma o kesimin “taban” dediğimiz kitlesinde yaygınlaşmış ise, bu durumda da sözü sosyologlara ve siyaset bilimcilere bırakmak gerek. Tabii onların da, böyle bir realitenin ıskalanmaması gerektiğine dair içten, tutarlı ve tarafsız bilince sahip olanlarına.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.