Hakikat Sonrası Hukuk

Gerçekliğin nesnel olarak ortaya çıkarılması zordur. Bu zorluk bize, yanlış olan bir bilginin doğru olduğunu ya da gerçeği yansıtmayan bir yorumun işlevsel, doğru veya haklı olduğunu kabul etme hakkını vermez. Aklen de vermez, hukuken de vermez, vicdanen de vermez.

Gerçeğin, yeniden inşa edilebileceği fikrinden hareket etme motivasyonu, postmodern dönem denilen yakın dönem düşüncesinin ürünüdür. Son 40-50 yıldır etkin olan bu düşüncenin ortaya çıkardığı “hakikatin yeniden inşa edilmesi” taktiği, uydurma ve sübjektif gerçeklikler oluşturma gayretidir.

Hakikati/Gerçeği yeniden inşa etme gayretinin sonucunda ortaya çıkan şey ise, yeni bir gerçeklik değildir. Sadece yeni bir “hikâye” yazılmış olmaktadır. Sübjektif, öznel, bireysel bakış açılarından sıyrılmış mutlak gerçeklik fikrine en çok ihtiyaç duyulan yer hukuktur. Bundan dolayı, gerçeği kurgusal bir hikâyeye dönüştürme eğilimindeki postmodern düşünce en büyük tahribatı, tabii ki ilgi alanı gerçeklik olan hukuk sahasında yapmıştır. Hala da yapmaktadır.

Maalesef ülkemizde postmodern düşüncenin kuramsal içeriğinden ve verilerinden zerre kadar haberdar olmadan sosyal, gündelik ve mesleki hayatın içerisindeki pratik uygulamaların cazibesine (farkına varmadan) kapılan birçok meslek erbabı, nesnel gerçekleri öznel yorumlarla hikâyeleştirerek, inşa edilmiş (yani sonradan oluşturulmuş) gerçeklikler üretmektedirler. Acı olan şu ki, hukuk da bu (yaralayıcı) süreçten nasibini almış görünüyor. Denebilir ki, hakikat bilgisini zedeleyen ve özünde de işlevsizleştiren postmodern düşünce, hukukumuzun derinliklerine sızmıştır.

Hakikat Sonrası Çağ

Oysa hukukta, nesnel gerçekliğin belirsizliği, yeni bir (sanal) gerçeklik inşasını ya da yeni bir hikâye üretimini değil, gerçekliğin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde somut kanıtlarla ortaya konması gayretini gerektirir. Bu gayreti gösteremeyenlerin ya adalet önünde, ya tarih önünde ya da ilâhî yargılamanın yapılacağı gün bunun diyetini ödeyeceklerine inanıyorum.

Hakikat Sonrası Çağ isimli kitabında Ralph Keyes (1945 doğumlu ABD’li akademisyen), az önce bahsettiğim, gerçeğin yeniden inşası ya da hikâye uydurma denebilecek olguyu “yaratıcı veri manipülasyonu ve olgu icat etmek” olarak adlandırır ve şöyle der: “Yaratıcı veri manipülasyonu ve olgu icat etmek, bizi tek bir doğrunun dünyasının ötesine, anlatısal gerçeğin dünyasına taşıyabilir. Süslenmiş bilgiler ruhen doğru, böylece hakikatin kendisinden daha doğru olabilir.” (Sf: 199) Yazar, kurgusal bir gerçek oluşturulmasının tehlikesinden bahsediyor. Böyle bir süreç hukuk açısından tam bir facia doğurmaz mı?

Kurgu, kestirme bir yoldur ve karmaşık durumları basitleştirmek için kullanılır. Kurgu, bazen bir hikâyedir, bazen sonradan inşa, bazen de manipüle edilmiş yahut yalana dayalı bir içeriktir. Kurgusal bir gerçekliğin (bir bakıma sanal gerçekliğin) üzerine bina edilecek bir hukuki karar, kanaatimce üç yönlü bir tahribata neden olur:

  • Kişilerin hak ve özgürlüklerini elde etmesine engel olur ve somut gerçeğin ortaya çıkmasını engeller.
  • Misyonu, gerçeği ortaya çıkarmak olan hukuka güveni zedeler.
  • Gerçeğe dair güven duygusunu zedelediğinden dolayı, toplum psikolojisinde travmalara neden olur.

Bundan dolayıdır ki, hiçbir (demokratik) hukuk sistemi ve hukuk uygulayıcısı bu riskleri göze alarak, sırf pragmatik yaklaşımlara tav olup karar veremezler, vermemelidirler.

Gerçek – Kurgu – Hikâye

Her ne kadar hukuk doktrininde silahların eşitliği ilkesinden bahsedilse de, maalesef uygulamada sözün/söylemin etkisi ya da sonuçları, söyleyenin statüsü ile bağlantılı olarak belirginleşmekte. Oysa savcılık konumu ile sanık konumu, söylemlerin kıymeti ya da ağırlığı açısından eşit seviyede dikkate alınmalıdır. Silahların eşitliği ilkesi bunu gerektirir. Söylemlerin dikkate alınması (hukuki karara etki etmesi) sürecinde asıl belirleyici olan ancak ve ancak gerçek, sahih ve somut bulgular olmalıdır. İki tarafın söylemini değerlendiren yargı/karar makamı, statülerden kaynaklanan, (savcıyla ilgili) pozitif ve (sanıkla ilgili) negatif algının etkisinde kalırsa tarafsızlıktan bahsedilemez.

Oysa hukuki değerlendirme yapılırken her iki tarafın söylemlerinin de somut bilgilerle, bulgularla ne derecede örtüştüğü, kurguya/hikâyeleştirmeye ne derece yaslanmadığı dikkate alınmak zorundadır. Sanığın söylemindeki “gerçekten uzaklaşma ihtimali” kadar savcının “nesnel gerçeği ortaya koyma hevesi ile (masumane ya da değil) nesnel görünümlü fakat öznel bir gerçeklik inşa etme süreci işletmiş olma ihtimaline” eşit seviyede kıymet verilmelidir.

Yargıcın, karar verirken zihninde oluşması muhtemel endişeleri giderecek (ve aynı zamanda tarafsızlığını güçlendirecek) tek yol ise doktrinin, mevzuatın, evrensel ve ulusal yargı içtihatlarının gösterdiği yoldur. O da, somut verilere dayanan bir yargı sürecini işletmektir.

Doğruluk ve İnanılırlık

Bir diğer husus da inanılırlık ve doğruluk meselesi. İnanılırlık seviyesi, doğruluğun ölçütü değildir, olamaz da.  Bir olgunun doğruluğuna inanmak, onu doğruya dönüştürmez. Aynı olgunun doğruluğuna olan inançta ısrar etmek, hemen ardından “hakikatin inşa edilmesi” sürecini başlatır ki, mutlak doğruya, yani gerçeğe varma yolundaki en büyük engel bu körü körüne ya da saptırılmış inançtır. Hukuk söz konusu olduğunda bunu şöyle ifade etmez miyiz: Hakikate ulaşmanın en emin yolu, usule ve hukuka uygun şekilde elde edilmiş somut delillerin ortaya konmasıdır. Böylece geride hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde maddi gerçeğe ulaşılmasıdır. Yani hukuk, inandırıcılıkla değil doğrulukla ilgilenir.

Doğrular bazen bizlere inandırıcı gelmeyebilir. Zararı yok. Hukuk işte bu noktada işe yarar ve inandırıcılık tuzağına düşmeden doğru olanın, adil olanın, hukuki olanın peşine düşer.

Gerçek ve doğru olandan uzaklaşmanın ve kendi doğrularını oluşturmaya şartlanmanın tehlikeli sonuçlarından birisi de haksız yere suç isnadına maruz kalınmasıdır. Doğru olanı araştırmaktan kaçınmak, inandırıcı olma hevesinin artmasına yol açar. Ve bu heves haksız, mesnetsiz, hiçbir doğru yönü bulunmayan isnat ve iddiaları çoğaltır.

İftira ve Yalan

Yalanın Kısa Tarihi isimli kitabında İtalyan yazar Maria Bettetini, haksız isnat yerine biraz daha sert bir tabir kullanarak, iftira nitelemesi ile yerinde bir izahta bulunmakta:

(Bir insanı) yok etmek için en uygun silah olan iftira; kendi kendine yayılma, sahibini dürüstlük havasıyla maskeleme, dahası, iftiraya uğrayanın üzerinden kuşku perdesini ve güvenilmezliği kaldırmama avantajına sahiptir. İftiraya uğrayan kimse bundan dolayı, asla kamu görevlerini üstlenemeyecek hale gelmekle kalmaz, aynı zamanda hem kendisi, hem yakınları ve yakınında kalan azıcık insan da sonsuza dek damgalanır.”

“İftira atmak zor değildir. Bunun için neredeyse yalan söylemek bile gerekmiyor. Sürekli varsayımların arkasına sığınıp akıllara kuşku sokarak, gerçek olaylar üzerinden belirli yorumlama anahtarlarını vermek, hepimizin bildiği cümleler ve olaylar arasında bağlantılar kurmak ve her şeyin yerli yerine oturduğu senaryolar üretmek yeterlidir.” (Sf: 128)

Sanırım hiçbir hukuk uygulayıcısı bu nitelemelerin birinci elden muhatabı, hiçbir sanık da mağduru olmak istemez.

Sonuç – Hakikat Sonrası Hukuk

  • Gerçeğe değil de “gerçekmiş gibi” sunulana inanırsak,
  • İknaya değil de inanmaya ve inandırmaya meyledersek,
  • Olanı (vakayı) değil, ne olduğuna dair kişisel düşüncelerimizi, varsayımlarımızı ve hayallerimizi anlatma gayretine girersek,
  • Görünenleri, görülmesini istediğimiz biçimde sunarsak,
  • Yalanı hakikatin yerine işlevselleştirirsek,
  • Kurguyu gerçekliğin üzerine geçirirsek,
  • Somutu görünür kılmaya değil de, soyut olanı somutun yerine ikame edersek,
  • Mutlak hakikatin yerine, inşa edilmiş hakikati koymaya heves edersek,

elimizde ne hukuk kalır, ne hakikat kalır, ne de bunlara duyulan inanç. İşte ben ortaya çıkan bu tabloya “Hakikat Sonrası Hukuk” diyorum. Bu hukuk düzeninde adalet, hak ve hürriyetleri kılıçtan geçiren bir zulüm aparatı olarak oldukça işlevsel bir biçimde kullanılmaktadır.

İyi de, nereye kadar?

Hep birlikte göreceğiz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.