İsimsizliğin İsmine Dair

(Şehitlerimizin aziz hatıralarına saygıyla)

Cennet bir ülkedir…Ve o ülkenin güzellikleri tasavvurlarımızı aştığı gibi, ulaşılabilirliği de varlığımıza “Bir bela tünelinde ağır imtihan”lar yükler. İnsan, ideallerinin kıvılcımı olan kutsallarının vereceği hazla hayallerinin çok ötesindeki menzillere at koşturur. Yürek hoplatır, umut verir, can verir. Canana erer.

Canan, cennet ülkesinin sahibi. Can, dünya sahilinin fani ışıltısı.

İsimsizlik, doğuştan kazanılmış bir özellik değildir. O bir ara taksimdir. Hayat yolunu süsleyen bir ara fasıldır. Çokları onu bir talihsizlik, kader kurbanlığı gibi görse de, bir sonraki sıçrama basamağının yüceliği, ondan alır rengini. Nedir bir sonraki basamak? Cennet ülkesinin rengârenk ufuklarına taşınmaya vesile olan basamaktır: Peygamberliktir, veliliktir, âlimliktir, Yunusluktur, Fatihliktir… Ve şehitliktir.

Şehidin ismi yoktur. O, ismini vazife öncesinde karargâhında hapsetmiş ve öylece hayat semeresini yüklenip yola koyulmuştur. Yolunda maziye ekilmiş mezarlar vardır. Hiç duyulmamış isimlerin hayali resimlerini okumuştur silik yazılardan. Ve sonra arkada kalanlar da unutmuştur ismini. İsimsizliğin bir de bu boyutuna ulaşmıştır.

Şimdi, önce bir manzara çizin hayalinizde ve bir dağ kondurun orta yerine. Arkasında daha onlarcasını saklayan bir dağ. Kayalıklarla donatın her bir yanını. Aralarında sırıtan ağaçlar olsun. Küf rengini emmiş bir atmosferde kayaların oyuklarında, mağaralarda dağ adamlarını, eşkıyaları düşünün.

Öyle ki, sevdaları sevda değil. Çehreleri insan müsveddesi.  Gözyaşları timsahtan çalınmış. Fikirleri namlu ucuyla tıkıştırılmış beyinlerine. Yüzlerinden ter değil kin damlayan, tebessüm yerine sırtlan gülüşü sarkan, ruhları korkularında hapis haydut çehreler. Ve sorular sorun kendi kendinize: Acaba merhametsiz rüzgârlar mıydı çarpan kimliklerine? İttiriveren onları dağ başlarına? Belki de bu yüzdendi çaresizliklerini şirret düşüncelere teslim edişleri.

Sonra, bir şair düşünün, şairlik unvanını iliklerine kadar sindirip hak etmiş. Yaşı yirmi küsurlarda. Elinde, belki de “keşke bunu ateşlemek zorunda olmadan görev yapabilsem” diyerek taşıdığı tüfeğiyle bir pusu görevinde. Bir kayanın dibine sığınmış. Gözleri araziyi değil maziyi tarıyor. Ve kendi geleceğini. Bir mumya sarayında gözyaşına, tebessüme ve merhamete seğirtiyor yüreğini. Masal kuşlarından, hain matematik denklemlerinden, topraktan, karanlıktan, güçten, kuvvetten kardığı düşüncelerini süt beyazı duyarlılığıyla demliyor. İsmiyle yaşayıp isimsizliğe uzananların buruk mu, acı mı, hazin mi, mutlu mu olduğunu bilmediği nihai kaderlerini zihninde çiziktiriyor. “Yürekler toplu atınca onu top sindiremez” diyen şairin ruhunu şad ediyor; mezarlardan yükselen ıslığı dinleyerek.

Ve isimsizlerin vefalı varisi şair, hüzünlerini içerek gözlerinden damlattığı şiirini, hayır, şiirini değil ağıtını, elveda hıçkırığını, vefa türküsünü gökkubede resmedilmiş suretlerden okuyor. İsimsizliğin ismini buluyor böylece.

 

İsimsizliğin İsmine Dair

Maziye ekilmiş mezarların

Hiç duyulmamış isimlerini,

O eski, silik yazılara sinmiş hayali resimlerini

Ezberlemek işim.

Ve ben bir su şırıltısında,

Ölülerin çıkardıkları sessiz ıslığın,

Duvarlarda sarkaç gibi aksinde,

İsimsizlerin hüznünü içmişim.

 

Unutulmuş ve yalnızken

Dağlar, geceleri bir ova

Ya da bir deniz

Ezberlediğim en uzun ve soluk beniz.

Oynayan çalıların arkasından gülümserken bana.

Bir kayanın dibine sığınıp,

O unutulan isimleri ve yüzleri hatırlayıp

Dünyaya meydan okuyanların önünde

Ellerim dizlerimde

Kendimden geçmişim.

 

Bir mumya sarayında

Gözyaşı ve tebessüm öldü,

Yani bizim umutlarımız.

Adı konulmamış nice kaknüsler adına

Ve İno kuşlarının pençelerindeki çocuklar adına,

Suskunluğumuzu uçurumun kenarına

Bırakmış umarsızca,

Pelerinlerimizi açmış gülümsüyoruz.

Denklemleri yazılmamış eğrilerin hüznüyle

Dünyayı avuçlayan karışlarımız,

Toprağı kavradığında, sıktığında karanlığı,

Sadece biz duyuyoruz

İsimsiz mezarların çıkardığı ıslığı.

** Serdar Gülsoy (P.Tğm)

(Bu şiir, Kara Harp Okulu’nun yayın organı Çizgi Ötesi Dergisinin 13.sayısında (Ocak 1996) yayınlanmıştır.)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.