O Yol Bir Zamanlar (1)

O yol bir zamanlar geniş bir patikaydı.

Baharda sarı zifin çiçeklerinin baş döndüren kokusu ve mor-eflatun orman güllerinin rayihasız dokunuşları ile süslenmiş o yol boyunca yürürdük. Bütün zemini yeşilin türlü nüanslarıyla kuşatan doğal örtü, bir parçacık olsun çıplak kalmış toprak parçası görebilme ihtimalini, her yeltenişte neredeyse imkânsız bir çabaya dönüştürürdü. Kızılağaçların sanki pıtrak yahut alelade bir ot türüymüş gibi her yerden boy attığı bir araziydi oralar. O yol boyunca beyaz, pembe ve mor kır menekşeleri yuvalandıkları yeşil yaprakların arasından tatlı tatlı tebessüm eder, beyaz ve sarı papatyalarla yer kapma yarışına girmişler duygusunu ilham ederdi. Hangi familyadan olduklarını bilemediğimiz -ve işin aslı bu cehaletimizi pek de umursamadığımız- renk renk, boy boy çiçekler/bitkiler, kimi geniş yapraklarıyla, kimi de çalı süpürgesi endamlarıyla ayaklarımıza dolanırdı. Ve bir kol uzatma mesafesinde gözümüzün önünden akıp giderlerdi.

Çay bahçeleri, çay bahçeleri… Sıra sıra, set set. Kimin arazisinin nereden başlayıp nerede bittiğinin bakarak anlaşılması mümkün olmayan, ancak sahiplerince aralarında gizli ve net bir mukavele varmışçasına bilinebilen bahçeler. Ve bu bahçelerin arasından kıvrıla kıvrıla, ine çıka uzayan, yer yer çatallanan, çoğu zaman kızılağaç, dişbudak, akağaç, kestane, karayemiş ağaçlarının gölgelediği sere serpe patikalar.

Evet, o yol bir zamanlar geniş bir patikaydı. O yol boyunca, bir tarafta öbeklenmiş üç beş fındık ağacı, yapraklarının kesif kokusuyla bir kaç ceviz ağacı ile yan yana sıralanırdı. Arazinin çatlaklarından ve sırtlardan sıyrılıp vadilere uzanan ve bu vadilerde yer yer su tutan küçük ırmak uzanımlarında çeşit çeşit ağaçlar görülürdü.  Haziranda çiçeklenen ve çevresinde yeşil-sarı renkte baygın bir koku hükümranlığı kuran ıhlamurlar, sonbaharda meyvelenen kestaneler, bir dişbudağa, bir kızılağaca sarılıp gökyüzüne uzanan “kokulu üzüm” asmaları bunlardan birkaçıdır. Kenar yamaçlarda (ki, yörede “koma” denir) onlarca ot türünün ve çiçeğin arasından gülümseyen yaban çilekleri ile halleşerek, elleşerek, bakışarak ne yürüyüşler yapılırdı.

 

Bugün, mazinin mahmurluk veren hatıralarıyla kodlanmış birer zenginliğe dönüşen o yürüyüşlerin, o zamanlar hayatımızdaki herhangi bir ihtiyacı karşılamaya dönük işlevi ön plandaydı. Yürümenin entelektüel hazlarla yoğrulan hiçbir boyutu henüz idrak sınırlarımıza dahil olmamıştı. Fakat bununla birlikte, nitelemesiz ve yalın haliyle o yolda yürümek, başlı başına bir hazdı. Yerli, ilkel, doğaçlama ve muhteşemdi. Yerine göre bir oyun, vakti eğlenceye dönüştüren çocuksu bir coşku, yerine göre de geçim kaygısının giderilmesine olanak sağlayan araçlardan birisiydi. Eğlenceyle emeğin birbirinin yerini alan döngüsünde, günün çarkını çeviren mekanizmaydı o yürüyüşler.

Sonra o yol da iş makinalarının hışmına uğradı. Yaya yoluydu araç yolu oldu. Tabiat (büsbütün olmasa da) doğallığını yitirdi. Geçimin kolaylaştırılması uğruna toprak hırpalandı, horlandı. Yürümeye yeten yollar genişletildi ama yine de dört tekerlekli araçlara yetmez oldu. Üzerine önce çakıl taşları serilen toprak yol, şimdilerde betonun ağırlığı ile ezik.

Küçülen dünyamızda, her türlü hırpalanmaya rağmen bir uzlet köşesi ve vaha olma vasfını yitirmeyen o köy sahnelerinin arasında/içinde yol boylarınca yürüyüşler. Ağır ağır. Sohbetlerle. Oyunlarla. Çocuk kovalamacaları eşliğinde. Yağmur göletlerinde iribaş avlanma seanslarıyla. Bir kelebeğin ardı sıra uçup gitmelerle. Arıların sarhoş uçuşlarının şerre dönüşmesinden ürpermelerle. Ve yürüyüşlerin birer koşuya dönüşmesi telaşıyla.

Fotoğraf çekinmeler; manzarada deniz ve dağ, genç ve yaşlı, yol ve ufuk, ağaçlar, çiçekler, kelebekler, böcekler. Uçsuz bucaksız çay bahçeleri. Uçsuz bucaksız yeşil. Göz alabildiğine deniz ve gök mavisi. Mezar ziyaretleri yahut yoldan Fatiha göndermeler. Maziyi anmalar, özlemler, hüzünlenmeler. Yarınların düşlerini büyütmeler. Yürüyüşler, yürüyüşler… Batı yönünde, benzi ansızın kararan Karadeniz’in tâ ufka kadar pamuk tarlalarına benzeyen dalga dalga serinliği; doğu tarafında, yani uzak arkalarında önce Ayane dağının ve sonra Kaçkar dağlarının esintilerini saklayan uzun bir sırtın yamaçlarına tutunan yürüyüş yolumuz. Bir bakıma ömrümüzün yolu.

Pati-yolun hırpalanması ve araç yoluna dönüşmesi duygularımızı örselemiş olsa da, yol ve yürüyüş müştereklerinde mazimizle buluşarak, yarınlara yürümenin arzusunu içimizde taşımaya devam ediyoruz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.