O Yol Bir Zamanlar (2)

Dönüp geçmişe göz attığımda, gezgin değilmişim ama gezgin gibi gezmişim diyebileceğim nice zamanlar yaşadığımı görüyorum. İlkokulda mekteple ev, ortaokulda şehirle (Rize) köy (Uzunköy) arasında. Sonra Uludağ’ın (Bursa) eteklerinde, Dikmen (Ankara) yamaçlarında, İstanbul, Foça (İzmir), İskenderun, Batman, Diyarbakır, Mardin, Bitlis, Malatya, Şanlıurfa, Hakkâri, Ankara… Velhasıl mektebin ve mesleğin çizdiği rotada, memleketimin rengin coğrafyasında; kırlarda, dağlarda, yollarda, avlularda, yamaçlarda, tepelerde, vadilerde, sahillerde, caddelerde mevsim mevsim, gün-gece dolanmışım, yürümüşüm.

Şimdi geçmişin yürüyüşlerini bugünkü bilincimin ışığında bir anlam zeminine oturtma ve o yürüyüşlere o vakit katamadığım bilinç aşısını, bugün damarlarımdan adımlarıma akıtma çabası içindeyim. Ne bahsi geçen zamanlarda ve yerlerde ne de bugün, bir gezgin ya da uzun yol yürüyüşçüsü olmadım. Ama hep sevdim yürümeyi. Onu hayatımın genelinde bir bilinç, gereklilik, tutku ve anlam arayışı bağlamına oturtabilirsem, ne mutlu bana.

Çocukluktan itibaren hem iş hem de özel hayatımızda bir ayakta kalma biçimi olarak yürüyoruz ya, işte ben de günlük hayatın dinamik ve etken bir nesnesi olan yürümeyi, çoğu yerde kişisel deneyim ve hatıraların bağlamından çıkararak satırlarımın öznesine dönüştürmeye gayret ettim. Deneyimlediğim yürüyüş türleri üzerinde konuşurken, daha rahat kalem oynatabildim. Her şeyin, eskilerce ilmelyakin ve aynelyakin denilen mertebelerde cereyan ettiğini anladım. Bilgi, tecrübeye (aynelyakin) dayalı ise ayrı, yalın haldeyse, teoriye ve söylenmiş sözlere (ilmelyakin)  dayanıyorsa ayrı bir anlama sahip oluyor.

Yazılarda, şiirlerde yahut söylemlerde bahsi geçen yürüyüşlerin hayatımızda karşılığı varsa, kanaatimce işte o zaman sahih bir anlam kazanıyorlar. Aksi halde yürümeye dair bahisler, güzel bir söze, ahenkli bir deyişe ya da bir terleme seansına dönüşmekten öte bir anlam ifade etmiyor.

Yürümeye dair, hançeremde biriken sözler iki ana kanaldan beslenerek yazıya dökülebildi. Bunların ilki yürümeye dair yazılmış kitaplar oldu. Yürümeye kim neresinden bakmış? Bunu görmenin başka yolu yoktu. Neler yazılmış ve neler yazılmamış anlayabilmek için dönüp dönüp okumak gerekti birçok sayfayı. Bir de doğrudan yürümekle ilgili olmayıp, sayfalarında yazarının ya da kahramanlarının ayak izleri görülen kitaplar; romanlar, şiirler, denemeler, yaşam öyküleri. Cümlelerime şekil veren ve düşüncelerimi besleyen ikinci kanal ise hapishane avlusundaki yürüyüşler oldu. Bu yürüyüşler esnasında hem kitaplardan okuduklarımı zihnimde yoğurdum, hem köydeki çocukluğumdan başlayarak tutukluluk günlerime kadar mektep-meslek zinciri içindeki yürüyüş deneyimlerimi, şeffaf duvarlar metaforunu işleterek, türlü duygular uyandıran bir filmi izliyor gibi belleğimden ve hayalimden damıttım. Kitapların ve mazinin beni yorduğu ya da benden uzaklaştığı dakikalarda ise beton avluyu adımlayarak bu satırlarda anlatmaya yeltendiklerimin bir kısmı cümleleştirebildim.

Yürümenin anlamı üzerinde düşünmenin esaslı bir yönteminin, nesnel ya da öznel ayrımı yapmadan yürümeye anlam yüklemekten ve bu anlamları türlü vesilelerle çoğaltmaktan geçtiğinin farkına vardığımda, bu sefer de “yürümenin bizcesi” nasıl olabilir sorusuna cevap aramaya başladım. Batılı hayat değerleri, seküler incelikler ve modern yaklaşımların yürüme uğraşını ve ona dair söz söyleme (felsefe yapma) pratiğini belli bir kıvamda tutma işlevini gerçekleştirmede başarılı olduğu söylenebilir. Hatta bu kıvam birçok insan açısından, yürümeyi yararlı, gerekli veya zorunlu bir etkinlik olarak görmeyi sağlamıştır da. Doğasever bakış açısı, sağlıklı yaşam, çağdaş kültürel bir faaliyet ya da bir başkası; hangi yönüyle ele alırsak alalım, yürümenin anlamı üzerinde düşünmek ve bu anlamın bizim kültür ve medeniyet dünyamızdaki izdüşümlerini dün-bugün-yarın ekseninde isabetli bir zemine yerleştirmek istediğimde bahsi geçen paradigmanın yetersiz kaldığı sonucuna ulaştım. O halde yürümenin bizcesi nasıl olmalıydı? Bu bizceliğin bir geçmişi var mıydı? Halen işletilmekte olan bir metottan bahsedilebilir miydi? Sorularla birlikte bendeki sessizlik de çoğaldı.

Düşünceyi antik çağla, kültür ve medeniyeti Batı paradigmasıyla, dini de Hıristiyan ve yer yer Musevi gelenekle başlatan, açıklayan ve sınırlayan yaklaşımların tahlil, yorum, öneri ve değerlendirmelerinde bizim müktesebatımızı da göz önünde bulundurmalarını beklemenin safdillikten öte bir anlamı olamazdı zaten. Bu durumda bir çıkış yolu bulmam gerekiyordu; ama nereden? Gündelik hayatımızdan bir kapı aralamak mümkündü, fakat eksikliğinin farkına vardığım tarihsel derinliği bunun (yani güncelin) içinden üretmekte başarılı olabilir miydim acaba? Pek mümkün görünmedi bana. Tarihin sayfalarından yürüyüş yolları çıkarılabilir miydi? Belki, ama yoğun okumalar, uzun zamanlara mal olacaktı.

Yürümenin insana özgü yönleri ve en ilkel halinin halen devam ettiriliyor oluşundan hareketle insanlık tarihinin başına, yani Hazreti Adem’in yaratılışına ve devamındaki tarihsel nirengilere göz gezdirdim. İşte o zaman yürümenin bizcesine dair ipuçlarını bulabileceğimi hissettim. Peygamberler tarihine yakından bakınca, ilgim doğal olarak kutsal kitabımızdaki anlatımlara kaydı. Alakam bu noktada bir keşfe dönüşüverdi ve peygamber kıssaları ile birlikte birçok değişik ayet, zihnimde yürümek konusu bağlamında adeta üç boyutlu resimler halinde biçimlenmeye başladı. Yeryüzünde gezip dolaşmayı, doğadaki varlık ve hadiselere bakmayı, görmeyi, işitmeyi ve bunlar üzerinde düşünmeyi emreden, tavsiye eden ya da buna sevk eden ayetler birbiri ardına düşünce ufkumu dolduruverdi. Böylece diğer kitaplarda yazılı olanlara ilave olarak ve bambaşka bir biçimde, yürümek düşüncesini ayet referansları bağlamında konumlandıran okumalarım, hem yürümenin zahiri anlamını hem de yürümeye yüklenebilecek alternatif anlamları önüme serdi.

Bu noktada John Berger’in “görme biçimleri” olarak adlandırdığı kavramsal yaklaşımı mümkün olduğunca nesnel bir bakışla ele alarak yürümeye dair farklı bakış açıları geliştirmeye gayret ettim. Ortaya çıkan tablo “bir görme biçimi olarak yürümek” şeklinde belirginleşti. Bu da yürüyüş mekânının zihin ve his süzgecinden geçirilişinde yürümenin işlevsel bir araç olmasını sağladı. Peki, yeterli oldu mu? Hayır. Zira literatür çoğu zaman sekülarizme yaslanan bakış açılarından yararlanıyordu. Kur’an ayetlerinin sunduğu perspektif sayesinde bu darboğazdan çıkış yolları aradım. Çıkışın/perspektifin adı “ilahi görme biçimi” oldu. Ayetlerin önümüze koyduğu düşünme, duyma ve görme pratiğini ihtiva eden bu yöntemle okuduğumuz onlarca ayet, ilerleyen bölümlerin konusu olacak.

Tabii ki yazdıklarım kişisel yaklaşımların ürünüdür. Hatalı, yanlış, eksik değerlendirmelerin hakikatin ışığını söndürecek bir gücü olmadığı gibi, vebali de yazarına aittir. Hevesimi ve gayretimi içtenlikle sürdürme yolunu tercih ettiğimden kusurlarımın mazur görüleceğini umut ediyorum. İspatlanacak her yanlış, benim hatalı yargılarım ve yetersizliklerimden –belki de bir hezarfen olamayışımdan- kaynaklanmaktadır. Eksikliklerin ve kusurların hiçbirisi, hiçbir şekilde ilahi beyanın kutsiyetine, sahihliğine ve derinliğine gölge düşürmez. Şayet okur benim yaklaşımlarımda (özellikle de ayetlerle ilgili yürümek bağlamındaki yorumlarımda) bir arıza görüp bunu benimsemeyip kendi yorumunu ve bakış açısını ortaya koyabilirse/geliştirirse, bu çalışma yine amacına ulaşmış olacaktır. Nihayetinde yürümeyi bir görme, duyma ve düşünme biçimi olarak kullanıp yaratılmışa yaklaşmaya, yaratılışın sırlarını kavramaya çalışıyoruz. Bize düşen bu uğurda gayret göstermek ve yolda olmak. Zira “Galiptir bu yolda mağlup olan.”

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.