Suç/lu

Bireyin, toplumun, devletin, canlı ya da cansız bileşenleri ile doğanın, maddi ya da manevi bakımdan zarara uğratılması. Kim tarafından? Birey, toplum, topluluk ya da devlet tarafından.

Suça doğrudan sahip olunamıyor. Bir suç eylemi gerçekleştirilince, yani suç işlenince “suçlu” olunuyor.

Suç, soyut bir kavram ve yerine göre de göreceli. Kişiden kişiye, devirden devire neyin suç olduğuna ya da suç kapsamına girdiğine dair hükümler değişebiliyor. Bir eylemin cezayı hak ettiğine dair verilen hüküm, bir suçun varlığına işaret etmeli. Zira eylemi icra edenin artık ona sahip olduğu var sayılıyor ve o kişinin adı “suçlu” oluyor. Peki, kime göre, hangi vicdani, ahlaki ya da hukuki kritere göre? Bu kriterler ne derecede objektif olabilir?

Kanunlarda, niteliği ya da sonuçları itibariyle suç olduğu kabul edilen eylemler üzerinde genel bir mutabakat olduğu söylenebilir belki. Ama bir suç eyleminin gerçekleştiği kanaatine varmak için hukuki bir yorum yapılması gerektiğinde, işte o zaman adaletin kılıcı kırılabiliyor. Neden? Çünkü o zaman devreye ideolojik ve siyasal bakışlar giriyor.  O zaman devreye menfaat hesapları girebiliyor. Tabii ki, karar vericilerin menfaatleri de: Para, ikbal, itibar, makam.

Bu gibi durumlarla daha ziyade “devlete/mutlak otoriteye karşı işlenen suç” şeklinde vasıflandırılan kanun maddeleri söz konusu olduğunda karşılaşılıyor. Kişilerin birbirlerine karşı eylemlerinde suçla ilgili aktörler, suçun yönü, şiddeti üçüncü şahıs konumundaki kişiler (savcılar, hâkimler) tarafından masaya yatırılıyor. Oysa devlete/mutlak otoriteye karşı suçlarda savcı ve hâkimler açısından bir noktada üçüncü şahıs olma konumu ortadan kalkmış oluyor. Dahası, bu kişiler böyle hissediyorlar. Kendilerini tarafsız olması zorunlu olan hukuk sisteminin değil, tarafsızlık gibi bir kaygı kriterine sahip olmayan, her zaman haklı ve üstün olma konumunu muhafaza etme gayretindeki devlet /mutlak otorite mekanizmasının imtiyazlı bir aktörü olarak görüyorlar. Kalemi ve aklı vicdanın emrinde olan hâkim ve savcıları tenzih ederim. Onların nesli tükendiğinde, muhtemelen yerkürenin de hayatı sona ermiş olacak ve insanlık, İsrafil’in “maça son veren düdüğü ile” sahayı terk edecek.

Suç, maddi bir şekle sahip olmadığından, onun varlığı ve ağırlığı ancak vicdanda hissedilebilir. Bu, suçlu açısından böyle. Suçun varlığını ve aktörünü tespit etme yükümlülüğü olan hukuk aktörleri ise, suçun üç boyutlu çizimini yapmakla, maddi şeklini görünür hale getirmekle mükellef. Aksi takdirde suçun, atfedildiği kişiye (suçlu olduğu düşünülen kişiye ) ait olup olmadığı görünür hale gelemez. Böyle bir görünürlük gerekli midir? Sözün gücü kullanılarak, mantığa hitap edilerek zihinlerde resmedilmesi yeterli olmaz mı? Olmaz. Görünürlük gerekli. Zira suç atfedilen kişi, aynı zamanda toplum içinde bir birey de olduğundan, şüpheye ya da endişeye yer bırakmayacak şekilde iddiaların en somut hali ortaya konmalı. Kalabalıklar olup bitenleri akıllarıyla kavrama gayretini göstermek yerine, gözleriyle görme kolaycılığını tercih ederler. Bu aynı zamanda daha eğlencelidir de onlar açısından.

Suç, birey, toplum. Bir arada mı ele alınmalı? Evet. Her ne kadar suçun bireyselliğinden bahsedilse de, masumiyetin ortaya çıkması durumunda, iddiaların oluşturduğu kir ve tahribat hemen temizlenemiyor. Konu, suç isnadı ve iddiasıyla ilgili olunca “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz,” bakış açısı, zulmün kılıcı olarak kalabalıkların eline geçiyor. Kalabalıklar açısından masumiyet karinesi değil, bu zalimane bakış açısı daha cazip. Çünkü görüntünün, görselliğin ve dedikodunun, anlamın önünde at koşturduğu postmodern zamanlarda nefes alıp veriyoruz.

Ben, sonuç olarak şu noktaya varıyorum. Ceza yargılamasının alanıyla ilgili bir durum ortaya çıktığında, suç şüphesi altında olanların tespit edilmesi ve bu kişilere isnatta bulunularak öne sürülen iddialar, sadece bireylerde değil, toplumda da bir yankı uyandırır. Bu yankı genellikle bireyde mağduriyet, toplumda da zedelenmiş bir itibar görüntüsü ile belirginleşir. Bu durumda yapılması gereken nedir? Suç şüphesi altındaki bireyi suçsuzluğunu ispata zorlamak değil, hukuk sisteminin muktedirlerince “şüphelinin” suç işlediğine dair önermenin üç boyutlu resmini oluşturmaya yarayacak somut delilleri ortaya koymaktır. Aksi halde, şehirlerde hapishaneler ya da “hapishanelerden şehirler” inşa etmek çok kolay. Zaten o da hukukçuları değil “inşaatçıların” işi.

Yoksa bugünkü hukuk garabetleri, inşaat sektörünü canlandırmak için mi dayatılıyor ve yaşatılıyor topluma?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.