Zamanı Kıymetlendirme Sanatı Olarak Yürümek

İmkânsızlık vehmini yeneceğimiz nokta, hayatı anlamlı kılacak nirengilerimizin belirginleşeceği andır. Bu anları çoğaltmak elimizde. Bu elinde olma yetisi bir özgürlük alanı değil aslında; zorunluluk. Var olmanın ya da varlığa tutunmanın somut bir dayanağa ihtiyacı olmalı. Ki, yapıp ettiklerimizi anlamlı ve açıklanabilir hale dönüştürelim.

Gerçi şu da var: Hayat boyu, düşünce ve davranışlarımızda tutarlı olmak zorunda değilizdir. Bütün bir ömrü kapsayacak köhne bir tutarlılıktan hem uzak durmanın hem de uzaklaşmanın yollarını aramalıyız. Aksi takdirde ideal insanlıktan uzak kişilik vasıflarımız, bireysel ya da sosyal hayatımızı müebbet bir bunalım çıkmazına sürükleyebilir. Bu anlamda bir tutarlılıktan uzak durmak, kişiliğimizin sıhhati açısından tutarlı bir yaklaşım olmalı.

Hayır, büsbütün bir düşünce kaymasından ya da döneklikten bahsetmiyorum. İdeal insan olmak yolunda ister kişisel ister denenmiş kadim yöntemleri benimseyelim, sürdürdüğümüz şey nihayetinde kendi hayatımız. Değişimin, yenilenmenin konusu ve zamanlaması isabetle belirlendiği takdirde kaygılanmaya gerek yok. Nihayetinde benliğimize bir kendilik aşısı yapmanın yolunu arıyoruz. Sağlıkla birlikte, elimizdeki en değerli sermaye olan zamana gereğince ve yeterince kıymet kazandırabilirsek, değişim ve yenilenme, kendilik aşısının billur mayası olacaktır.

Zaman kavramı, gündelik hayatın dışında soyut bir olgu olarak ele alındığında izafiliğini kaybediyor ve ona dair düşünceler söz yığınından öte bir şey ifade etmiyor. Gerçi zamanı tanımlamak demek, hayatı tanımlamak demek. Gözle görülmeyen, elle tutulmayan, fakat bütün bir benlikle idrak edilebilen; yaşantımızı geçmiş, şimdi ve gelecek arasında sarmalayan bir akışa “zaman” adını vermişiz. Böyle baktığımızda zaman demek hayat demek ve zamana dair her söz – soyut, izafi, öznel ya da nesnel oluşu bir yana- hayata ilişkin bir dipnot.

Bir imkândan söz ediyorum: Kişisel ya da toplumsal geçmişimizi ister bir anından, isterse bir diliminden ele alalım, üzerinde konuşacağımız bütün konuların üst başlığı hayat, dipnotları da zaman kavramı çerçevesinde yazılabilir. Şimdinin (ânın) tarifinde işimiz daha kolay. Zira zamanı çoğunlukla düşünsel bir kolaycılıkla âna iliştirmekten keyif alırız. Ânı yaşamak, zamanı değerlendirmek, onu çarçur etmemek, boşa geçirmemek tabirlerini sık tüketmemiz bu keyifin bir getirisi elbette. Geleceğin ise -henüz yaşanmamış olması dolayısıyla- varlığı, meçhul. “Gelecek zaman” şeklindeki bir sözdizimi, bu yönüyle anlamsız da. Henüz var olmayanın geleceğini tasavvur etmek düpedüz delilik olmalı.

İmkânsızlığı mümküne dönüştürmek, vehimleri umutlarla eksiltmek, tutarsızlıklardan yola çıkarak tutarlı davranışlar ve ideal bir kişilik inşa etmek. Ve zamanın -tıpkı yerküreyi kuşatan atmosfer tabakası gibi- insan hayatını kuşatan mahiyetinin farkına varmak. Bunları gerçekleştirebilmek, zamanı kıymetlendirebilmek adına önemli adımlar.

İmkânsızlığa dair vehimlerimiz, mümkünler kuşağında bir umuda evrilebilmek için küçük bir kıvılcıma ihtiyaç duyarlar.  Yürürken, bu fırsatı yakalayabileceğimiz çokça seçeneğe sahip oluruz. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, böcekler, canlı ya da cansız doğal hayatın türlü türlü özne ve nesnesi, bin bir çeşit çağrışımlarıyla düşünce ve hayal ufkunu bir bilince taşımaya teşnedir.

Yürümenin buradaki fonksiyonu ise kemalata ulaşma yolunda ilerleyen müride yol gösteren mürşit misali. İnsanı, durduğu (belki de düştüğü) yerden tutup kaldıran bir rehber. Tasavvuftaki nefis terbiyesi gibi. Ömrünü, keşifler kuşağında yaşamak gayretiyle tüketen salik için “yolda olmak”, hedefe varmaktan daha önemli değil midir?

Yürürken edindiğimiz anlara dair deneyimler bütünü, hayatımızı ışıklandıran bir bakış açısına dönüşür. Bedenin, adımlarla hemahenk ritmik sürüklenişi, duyguların kazanımlarıyla birleştiğinde ortaya bir yol hikâyesi çıkar. Mekâna göre anlatımı ve içeriği değişen özgün bir hikâyedir bu. Çatısını düşünce kıvılcımları inşa eder. Hayallerden vize alan, kalp kapısından geçen bu kıvılcımlar ruhsal ateşin nüveleridir. Yakmazlar. Billur düşüncelerin yangınını körükleyip dururlar. Her adım bir nefese evrilip dış dünyayı içimize taşır. Her adım geçmişi geleceğe bağlayan bir köprü vaziyetine bürünür. Böylelikle, kişinin kendini insanlık tarihinde özel ve öznel bir noktada konumlandırmasının fırsatı ortaya çıkar.

Yürümekle pedagojik bir esneklik kazanırız. Bu sayede, geçip giden zamanın muhasebesiyle geleceğin tasavvurunu aynı çizgide bir araya getiririz. Velhasıl zamanı kopmaz bir bağa, hayatımızı kuşatan ipekten bir yumağa dönüştürürüz.

Zamanı dolu dolu yaşamak arzusunun hevesten öte bir anlama sahip olabilmesi için, somut eylemlerle kuşatılması gerekir. Günlerimizi dolduran ne çok meşgalemiz vardır: Mesaide geçirilen vakit, aileyle birliktelik, dost buluşmaları, zaruri beslenme öğünleri gibi ömrümüze yığıştırdığımız onlarca etkinlik… Yürümeyi bu kategorik silsileye bilerek dâhil etmedim. Çünkü henüz sayılanlar zümresinden hayatımızın içine yerleşip yaygınlık kazanmış değil. Oysa yürümek bize, bu silsile içinde sayıverebileceğimiz eylemlerin getirilerinden daha fazlasını vadediyor. Beden sağlığıyla ilgili yararlarının yanı sıra duyularımızın işleyişi, zihnin canlanması ve tazelenmesi velhasıl bu satırların konusu olan bütün işlevleri yürümekle hayatımıza aktarabiliriz.

İlerleyen bölümlerde atıf yapacağımız her türlü yürüme biçimi, zamanı kıymetlendirme sanatına dâhildir. Yeter ki bir bilinç kıvılcımına sahip olalım. Zira istem dışı bile olsa yürümek, akıp giden zaman içinde bir yer kaplar. Bilinçli olarak inşa edildiğinde ise iyi bir zamanı kıymetlendirme aracına, fırsatına ve giderek de bir sanata dönüşür.

Üzerinde düşündüğümüzde felsefe, hakkıyla icra edildiğinde sanat ve her durumda büyük bir nimet yürüyebilmek. Varlığın yaşanan, hissedilen, bilinen ya da keşfedilmeyi bekleyen bütün boyutlarını adım adım kat ederek. Ama her seferinde düşüncenin ve hayalin sınır tanımazlığını kuşanarak. Bedenin akıp gidişine kapılarak ya da iradi bir yönelişle yarınların rotasını çizerek.

Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur.  Yürüyebilmek de bir nimet olduğuna göre şükrünü eda edebilmenin en geçerli ve pratik yolu bilinçli ve içselleştirilmiş, içi doldurulmuş, tefekkür boyutlu yürüyüşler yapmak olmalı. Öyle zannediyorum ki kıymet bilirliğimizi ancak böyle ispatlayabiliriz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.