Yürümenin Çok Kısa Tarihi

(Grafik: Giray Turna)

Yürümek, insanlığın en ilkel, fakat hala güncel olan ulaşım şekli. Önceleri binek hayvanları, sonra tekerlekli hayvan arabaları, sal, kano, kayık, tekne; teknolojik gelişmelerle birlikte bisiklet, tren, gemi, otomobil, uçak, helikopter, uzay mekiği ve şimdi de ışınlanma çalışmaları ile ulaşım renkli bir mesafe kat etse de bunların hiçbirisi “yürümeyi” adımladığı zirveden aşağıya indiremedi. Dünya var oldukça da indiremeyecek. Zira, yürümek insanın beden, zihin ve ruh bütünlüğünün varlığı, sağlığı ve gelişimi açısından vazgeçilmez görünüyor.

Yürüme ihtiyacımız ortadan kalkmamış olsa da tarihsel süreç, yürümenin işlevinde birtakım dönüşümlerin varlığına işaret etmekte. Eskiden ulaşım sağlamak için yürüyorken, şimdi ulaşım araçlarına ulaşmak için yürüyoruz daha ziyade. Geçmişte, bir yolu ne kadar sürede yürüyebileceğimizle ilgili zaman planlaması yapıyor iken artık, “kim yürüyecek bu kadar yolu” diyerek yakınıyoruz ve taksinin, metronun, otobüsün yolunu gözlüyoruz. Bir zamanlar, günler günler süren yürüyüşlere itirazsız katlanıyorken, bugün birkaç bin kilometrelik mesafeyi birkaç saatlik uçak yolculuğu ile kat etmeyi sıkıcı bulabiliyoruz. Eskiden zorunda olduğumuz için yürüyorduk, şimdi ise daha ziyade canımız öyle istediğinden. Önceleri yürüyüş yolunu kısaltmak için kestirme yollar arıyorduk, şimdi ise daha hızlı ulaşım araçları icat etmenin ve var olanları daha da hızlandırmanın derdindeyiz.

Maalesef, hızın, hayatımızı altüst eden ve ölümcül noktalara varabilen etkilerini göz ardı ediyoruz. İnsan bedenini bile isteye, sürat nesnesine dönüştürmenin bir intihar yöntemi olduğunu öne sürmek abartı olmasa gerek. Zira hareketteki bereket fikri makuliyet ekseninde gelişme gösterirken, hız ile elde edilmek istenen verim, kötürüm bir geleceğe, güdük bir “berekete” dönüşme potansiyeline sahip.

Yürümek, bereketin en somut sembolü. Kaldı ki ilk insandan bu yana denenmiş ve sahihliği doğrulanmış. Gövdemizin temel bileşenleri adeta sırf yürümemiz için dizayn edilmiş. Kollarımız, ayaklarımız ve bu organlara bağlı eklemlerin, parmakların vücut bulma şekli insanı yürümeye teşvik etmekte.

***

Yürümenin tarihi insanlık tarih ile birlikte gelişmekteyse de, anlamına dair kayda geçirilmiş düşünceler yok gibi. Tâ ki, Avrupa’da Aydınlanma Çağı ile birlikte gelişen modernizm akımı ve felsefe geleneği, yürümeyi de kavramsallaştırma alışkanlığının bir nesnesine dönüştürünceye kadar.

Rebecca Solnit de, “Yol Aşkı-Yürümenin Tarihi” (Encore Yayınları, 2016, İstanbul, çeviren Elvan Kıvılcım) isimli kitabında, bugün kullandığımız anlamda “bilinçli bir kültürel faaliyet olarak” Avrupa’da yürümenin tarihinin sadece birkaç yüzyıllık bir geçmişe sahip olduğunu belirtiyor. Başlangıç nirengisi olarak da J.J.Rousseau‘yu işaret ediyor. Bilinçli bir kültürel faaliyet olarak yürümenin tarihini her ne kadar 18. yüzyıldan başlatsa da, Solnit, Antik Dönem’den itibaren, yürüyenlerin izlerini de takip ediyor. Bu takip arzusunu biraz da İngiliz yazar John Thelwall‘ın ilk kez 1793 yılında yayınlanan “Peripatetik” (uzun yürüyüşleri alışkanlık edinmiş kişi anlamında) isimli kitabında yazılanlar kışkırtmış anlaşılan. Zira bu kitapla birlikte antik dönemin filozoflarının da yürüyerek düşündüklerine dair bir görüş, yaygın bir şekilde kabul görmeye başlamış.

Solnit, antik dönemin meşhurları Sokrates, Platon ve Aristoteles‘ten de önce Atina’da nüfuz sahibi olan sofistlerin gezginlikleriyle nam yaptıklarını belirtiyor. Aristoteles’in derslerini yürüyerek anlattığını, sofistler gibi Stoacıların da yürüyerek konuşma konusunda mahir olduklarını ondan öğreniyoruz. (Solnit, S.33-35) O dönemden 18. yüzyıla değin ise yürümek bağlamında kayda değer bir gelişmeden bahsetmiyor Solnit. Ama sonradan, adeta bu es geçmenin acısını çıkartırcasına yürümekle felsefi düşünceyi öylesine bağdaştırıyor ki, Orta Avrupa’da Heidelberg’de, Hegel‘in yürüyüş yaptığı rivayet edilen “filozof yolu”, Köniksber’de Kant‘ın günlük gezintilerinde yanından yürüdüğü “Filozof Barajı”, Kopenhag’da Kierkegaard‘ın bahsettiği “filozofların yolu” gibi mekânların birer yer ismi olarak halkın diline yerleştiğini öğreniyoruz. (S.35,36)

Eskinin filozofları yürüyorlardı, ama o ölçüde yürümek üzerine düşündüklerini, söz söylediklerini ve bunları kayda geçirdiklerini söyleyemiyoruz. (*)

***

Gündelik hayatın bilinçli olarak vakit ayrılan bir etkinliğine ve üzerinde söz söylenen bir kavrama dönüştürülmesiyle birlikte yürümenin felsefesine dair söylemler de birikmeye başladı. Sadece felsefe yönüyle mi? Sosyal bilimcilerle birlikte, beden ve ruh hekimleri de yürümeyi gündelik hayatın vazgeçilmezleri arasına yerleştirme gereği duymaya başladılar. Bu süreç, hep Avrupa ve ABD kültürleri ekseninde geliştiğinden, yazılıp çizilenler ziyadesiyle onların geleneksel düşünme biçimleri ile şekillendi ve çoğu zaman Hıristiyanlığın (kısmen de Yahudiliğin) öğretilerinden izler edindi.

Tabii bu noktadan hareketle, bir kavram ve etkinlik/eylem olarak yürümeyi münhasıran Batı düşüncesine veya moderniteye ait görmek büyük bir yanılgı, bütün “ötekiler” açısından da haksızlık olur, pedagojik bir sorun oluşturur. Batı/modernizm, aslında yeni bir kavram üretmedi. Hayatımızın içinde, gözümüzün önünde varlık bulan, ama hepimizin bakar kör olduğunuz, zihin kapılarımızı kapattığımız etkinliği görünür ve üzerinde düşünülür kıldılar.

Bizim sahip olduğumuz medeniyet geleneği ve kültür birikimi bu konuyu ıskalamış. Oysa sanat telakkimizde ayrıntılar üzerinde çalışma alışkanlığının yaygın olduğunu biliyoruz. Süsleme sanatlarımızda, minyatürde, ebruda, mimarimizde insanı hayretler içinde bırakan örneklere sahibiz. Sanatta geliştirdiğimiz detay anlayışını maalesef düşünce geleneğimizde oturtamamışız. Kimi konuları derinlemesine düşünmüşüz, ama hayatın dolambaçlı yerlerine ve kuytularına dair düşünme alışkanlığımız yeterince (ya da bugün arzuladığımız seviyede) gelişmemiş. Gündelik hayata dair ayrıntıların üzerinde kafa yormayı kıymetli bulmamışız. Neden? Mutlak hakikatlerin parlak ışığı mı kör etmiş gözlerimizi? Ya da birileri, Allah’a kul olma (kulluk) şuurunu, basit gündelik ayrıntılar içinde boğmak mı istememiş? Oysa, öyle zannediyorum ki, bir çöp tanesinden dağ kütlesine, bir karınca adımından fil yürüyüşüne kadar insana dair ya da insan ötesi her nesne ve eylem, kişiye kulluk bilincini aşılayabilir. Mutlak güç karşısında insanın boyun eğmesini ve ürpermesini sağlayabilir. Ve kozmosun bir parçası olduğunu âdemoğluna, vehimle ya da şüpheyle değil, kesin bir doğrulukla duyurabilir. Bu kapsamda ve bu bağlamda “yürümek” üzerine de düşünceler geliştirilemez miydi?

Hazret-i Âdem‘in yaratılışından Sırat yolculuğuna kadar insan için yürümek mukadderse, ilk insandan Sırat’a kadar yürümüş olanlar, yürümekte olanlar ve yürümeye namzet olanları alalım nazarımıza. Geçmişte kalan yürüyüşleri anlamlandıralım. Genel kabul gören tarihsel nirengileri baz alalım. Peygamberler, efsaneler, aşklar/âşıklar, düşünürler, aksiyonerler… Ve kişisel deneyimlerimiz. İlerleyen bölümlerde bu nirengiler etrafında dolanan cümleleri çoğaltacağız. Ama önce kavramsal çerçevenin kâh içinde kâh dışında gezineceğimiz, yürümenin anlamına dair bir ufuk turu…

(*) Dipnot: Solnit, “Yürüyen filozoflar” kapsamında J.J.Rousseau’nun yanısıra Jeremy Bentham, John Stuart Mill, Tomas Hobbes, Emmanuel Kant Soren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche, Ludwig Wittgenstein isimlerini de sayıyor ve kiminden kısa kısa (S.36) kiminden de kitap boyunca bahsediyor. (Rousseau, Kierkegaard, Nietzsche, William Wordsworth, Walter Benjamin vb.)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.