Ayrılık Serenadı

“İlk önce kımıldar hafif bir sancı

Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş”

(Bekir Sıtkı Erdoğan)

Acıdır, hüzün vericidir ve pişmanlıklarla doludur ayrılıklar. Her ayrılığın hamurunda da zaten bunlar yok mudur? Acı bir lokma olup boğaza dizilir, hüzün sağanağı gibi iken birden coşup sele döner ve bir pişmanlık güneşi edasıyla yakar kavurur. Nazlı yardan ayrılınır, “dostum” denilenlerden, arkadaştan, anadan, memleketten; bir okuldan, bir meslekten ve her biri nabızda bir sızı gibi daha nelerden ve nerelerden…

Başlı başına düşünüldüğünde bir kavuşma umudunun ilk basamağıdır ayrılık. Basamakların zirvesinde hasret ve özlem ve uzaklıklar uzaklıklar vardır. Fakat iniş ikinci bir doğuş gibidir ki, vuslatla sona erer.

Bir de inişi olmayan basamaklar vardır. Onun her durağı bir hasret ve özlem istasyonu, her basamağı yeni bir ayrılığın başlangıç noktasıdır. Bu basamaklar zinciri, bir inişsiz çıkış, bir dönüşsüz gidiş gibidir. Böylesi ayrılıkları kimi mesleğiyle yaşar, kimi yüreğiyle hisseder. İlkine nispetle hayatın yükünü sırtlayanlar da bu ikincilerdir. Her türlüsünü yaşarlar ayrılığın: Önce anadan, sonra dosttan, kardeşten, yardan, vatandan ve candan.

Ayrılığın tarife sığmayan asıl boyutu yaşanmışlığıdır ki, eli kalem tutanlar onu anca ölümle kıyaslar, hasrete bular, gözyaşına boğar, ümit ve bekleyişle uçururlar kederlerini.

Ona benzeyen başka bir felaket var mıdır dersiniz?

“Bu dünyada ayrılığa denk olabilecek başka hiçbir felaket yoktur. Sonunda gözyaşları aka aka ruhları yerinden oynatmasaydı, ayrılık önemsiz, küçük bir şey sayılabilirdi belki. Bilge kişilerden biri ‘ayrılık ölümün kardeşidir’ diyen bir adama, ‘hayır’ dedi, ‘doğrusu ölüm ayrılığın kardeşidir’.” (İbn Hazm)

Uçan kuştan, esen yelden, gidip dönmeyenden beklenen haberler bilmem ki hafifletir mi ayrı düşenin ağrılarını?

Ayrılık bir yaradır, gül üstünde kanayan. Her elvedada biraz daha deşilir, biraz daha sızlar. Ve durmadan renklenir: Kararır, aklaşır, sararır, durulur, bulanır; ama isteyerek ama sevmeyerek çekilir, katlanılır, baş üstüne koyulur. Alında ter olur, yürekte can olur, damarda kan olur. Bazen inleyen keman, bazen uçuşan, savrulan duman, bazen eriyen zaman ve bütün bütün bir ömür sermayesi…

Bir dağ başı sancısıdır ayrılık kimi yüreklerde. Onda bir doruk sevdası, bir zirve heyecanı aramak da divaneliktir. “Dağlar ufkundaki mehabet”ten eser taşımaz. Bir sancı taşır ancak, bir cesareti alevler, bir küheylan kesilir, “bir yavru şahan” oluverir. Ve imbiklenmiş duygu/his sağanağıyla belaların üzerine abanır, gürül gürül. Bir vazife uğruna katlanılır ona.

Ayrılık, yâre sırılsıklam bir mektuptur. Yâri inleten birkaç mısradır:

“Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile

İsteme sensiz olan sahbet-i yârânı bile” (Neşati)

(“Yâr” demişti, “Yâr… Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar.” Yine de yâr demişti. “Ben yârime gül demem / Gülün ömrü az olur” demişti. Ve bir kerecik ardına bakarak: “Sen üzülme; dönüşüm gür ve bereketli olacak, bu ayrılık kanun değil ki. Bir sevda mayasıdır” deyivermişti. Dönüp giderken de aşkın elinden filozof kesilmiş bir eda ile tesellisini heceliyordu: “Ayrılık sevdaya dâhil… Ayrılık sevdaya dâhil… Ayrılık sevda…”)

Dostun bağrında bir gül dikenidir ayrılık. “Dost ki insanın yarısıdır; aynı yüreği besleyen iki atardamara benzer, bölüştüğünüz halde eksiltmeyendir; ruhun simetrisidir ve şair haklıdır: “Dostluk aşktan da üstündür.” Böylesi bir dostluğu taşıyamazdı irade. Çatlardı birçoğu. Taşıyanlar da ayrılık kapılarına dayanınca çatlardı. Bir dost bulamadan günün akşam oluşuna, nasıl tahammül ederdi yürek? Dostun bahçesinden güller devşirilirdi ancak. Kopardıkça ayrılık sancısı çekilirdi. Dost kara günde belli olurdu. Peki ya dosttan ayrıldıktan sonra kim “belli” olacaktı. Olsa olsa dildeki tasvir türküleriyle oyalanırdı insan:

“Bir mendildir ki sallanır

Dostlar elinde ayrılık

Yürüye yürüye bitmez

Gurbet yolunda ayrılık.” (Erdoğan Alkan)

Anadan ayrılmak, yuvadan ayrılmaktı. Can’ın otağından göç etmekti. O otağ ki, bağrında filiz filiz yeşertmiş, ninni ninni, masal masal büyütmüştü. Seslerin en tatlısı, ellerin en şefkatlisi ondaydı. Ağlarsa o ağlardı, gayrısı yalan ağlardı. Fakat uçardı bir gün kuş yuvadan. Ama öyle ama böyle uçardı işte. Ardından su değil, bir testi gözyaşı dökülürdü ve kurumazdı bu nem. Ve yollara bakılırdı pencereden yanık türkülerle:

“Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık,

Her bir dertten âla yaman ayrılık.” (Ferhat İbrahimi)

Vatandan ayrılmaksa tarifsiz bir kederdi. Onu çeken bilirdi ancak. Vatanın varlığında vatandan ayrı kalmak. Heyhat! Boşuna mı,

“Ölmek kaderde var bize ürküntü vermiyor

Lakin vatandan ayrılışın ızdırabı zor” (Yahya Kemal)

diyerek, bir tereddüt yaşıyordu şair.

“Günde bin kez ölmenin firkat koymuşlar adını” diyen ne kadar da haklıymış. Yine de bir teselli bulunabilirdi: Varsın vatandan ayrı kalınsındı. İşin ucunda vatansız kalmak da vardı.

Hayat sanki sırf ayrılıklardan, hasretlerden ibaret gibidir. Onu yaşayan, onda huzur demlemesini de bilir elbet. Ve görüp geçirdiği her günde huzurun nabzını tutar. Gel gör ki hüznü de hiç eksik olmaz. Zira;

“Hüzün ki en çok yakışandır bize” (Hilmi Yavuz)

Uçan kuştan, esen yelden, o hüznü dindirecek bir haber gelmez mi dersiniz? Yoksa bunlar hâlâ o ilk önce kımıldayan hafif sancılar mıdır?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.