CEMİL MERİÇ

 

Kısa vadeli politik hevesler uğruna hür düşüncenin, tefekkürün ve eleştirel yaklaşımın bile-isteye yozlaştırıldığı bir süreçten geçiyoruz. Gündelik politik tartışmalar, altüst olan ekonomiyi, laçkalaşan sosyal ilişkileri ve neredeyse sıfırlanan kültürel hayatımızı görmemize, duymamıza ve düşünmemize engel oluyor. İçler acısı bu duruma dair farkındalığa sahip olanlarımız ise yaftalanarak ötekileştiriliyor.

Yaşadığı yılların kısır siyasal tartışmalarının huzursuzluğunu iliklerine kadar hissetmiş olan Cemil Meriç de böyle bir cendereden geçmişti. Kendini tanımlarken, “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisiyim” diyordu. Birey olarak yaşadığı acıları, sıkıntıları ve çaresizlikleri aynısıyla toplumda da görmek hangi bilinçli iradeyi sarsmaz ve etkilemez ki? O da böyle bir ızdırabı benliğinde derinlemesine yaşıyordu.

Çektiği sıkıntılar ve çileler gün gün önünde büyüyordu Cemil Meriç’in. Fakat o bunlara göğüs geriyordu. Bitmez tükenmez bir okuma, öğrenme, düşünme ve üretme azmi ile hayata tutunuyordu. Ve bu uğurda sönen gözler, itilip kakılmalar, maddi sıkıntılar onu yıldırmıyordu. Her şeye rağmen artarak devam eden bir tahammül ve iştiyakla fikir işçiliğine devam ediyordu.

Yaşadığı bütün çalkantılar ve düşünsel med-cezirlerin ardından çalışmalarının özünü şu cümlelerle açıklıyordu Cemil Meriç:

“Dil üzerine yazıyorum çünkü aydınlığa giden yol mükemmel bir dilden geçer. Osmanlı üstüne yazıyorum çünkü onun büyüklüğüne inanıyorum ve günümüz Türk’ü onun doğrudan takipçisidir. İslam kültürü üzerine yazıyorum çünkü inanıyorum ki dünyadaki Müslümanlar kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir önem taşımaktadır. Demokrasi üstüne yazıyorum çünkü Batının bin yıllık tecrübelerine kimse sağır kalamaz. Ülkemin problemleri üstüne yazıyorum çünkü ülkemi ve insanlarını seviyorum ve ben bu ülkenin ve kültürünün bir çocuğuyum.”

Sağ-Sol, Doğu-Batı çıkmazlarının puslu havası içinde kendine özgü düşünce platformunu oluştururken zaman zaman kırılganlıklar da yaşar Cemil Meriç. Fakat buna rağmen son derece kaygan ve kaypak bir ortamda ortaya koyduğu çalışmalarıyla düşüncede bir canlanma ve hareketlilik oluşturabilmek uğruna yorulmadan koşuşturmuştur. İlk yıllarda, Batı düşüncesini irdelemenin doğal bir sonucu olarak sol entelektüel çevreyle iletişim çabalarına girişmiş, ilerleyen yıllarda ise, Batı’dan Doğu’ya yaptığı sıçrayışlarla, önce Hint düşünce dünyasında gezinmiş ve ardından da “Bu Ülke”de nihayet bulan bir düşünce serüveni yaşamıştır. Bu ülkedeki iletişim arayışları da kâh “sağ”dan kâh “sol”dan kayıtsızlıkla karşılanmıştır. Zihni adeta ikiye bölünmüş, çift kimlikli bir aydın konumunda kalakalmıştır. Kendini “diliyle, zevkiyle, heyecanıyla” bir tarafa, “düşünceleriyle” diğer tarafa ait hissetmiştir. Ve böyle böyle fikrin namusunu korumak uğruna sağlığını hiçe saymış, gözlerini kaybetmiş, fakat büyük bir tutkuyla bağlı kaldığı kalem ve kitap işleriyle ömrünü bereketlendirmiştir.

Karşısına çıkan çıkmazları ve düğümleri çözmede tek rehberi zihinsel muhakemeleridir. Sadece kendi yamaçlarından gelen sese alkış tutanlara mahsus bir bencillik psikolojisine girmemiştir hiçbir zaman. Özgün ve kendisi olabilmenin kolay bir seçenek olmadığı bilinciyle sürdürmüştür fikir mücadelesini; yılmadan ve yorulmadan.

Cemil Meriç’in kitapları, ölümünün ardından uzun sayılabilecek bir aradan sonra yeniden basıldı. Bugün onun eserlerinin ve düşüncelerinin yeterince incelendiğini ve anlaşıldığını söyleyebileceğimiz bir noktada değiliz. Bir fikir adamını gündemde tutmak, arada bir yayınlanan anma yazıları; “şöyleydi, böyleydi” türünden beylik sözler ve Cemil Meriç’in enfes üslubundan süzülen çarpıcı alıntılarla süslenen makaleler yayınlamakla sağlanamaz. Onun yıllar süren gelişme, olgunlaşma ve aydınlatma mücadelesini örtbas etmekle eş değerde bir vurdumduymazlıktır bu.

Onun, kişilere dair düşünce ve görüşleri; tarihsel dönemlerle ilgili tespitleri, Batı ve Doğu hakkındaki yaklaşımları tekrar tekrar incelenmeyi hak etmektedir. Bu yapılırken de Meriç’in meselelere yaklaşımındaki yer yer çelişki gibi görülen noktaların dayanağı olan fikirleri eserlerinden süzülerek ortaya konmalıdır. Bir fikir adamının farklı zamanlarda ağzından ya da kaleminden çıkan farklı tespitler basit birer düşünce sapması olarak görülmemeli, gerekçeleri üzerinde kafa yorulmalıdır.

Duygusal ve ideolojik algılarımızı aşabildiğimiz ölçüde Cemil Meriç’i daha yakından ve isabetle anlayabileceğimizi düşünüyorum. Zaten objektif ve tutarlı bütün değerlendirmelerin de böyle yapılması gerekmez mi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir