YÜZÜNDEN OKUDUKLARIM (2)

 

Ömrünün yol haritası çizili yüzünde. Beşikten mezara kadar. Bir yanında emekleyen çizgiler, diğer yanda bir sırat siluetinin önünde kaddi bükülmüş bedenin. Geçtiğin yolların çizgileri iri. Fakat sırata doğrusu flu desenler. Çizgilerini belirgin kılan şeyin acılar, hüzünler ve öfkeler olduğu anlaşılıyor. Net bir şekilde. Çiğnenmiş yolların kimi duraklarında durgun göletler, berrak içme suları. Desenleri renkli ve canlı. Mutluluklar, tebessümler, iyilikler olmalı bunlar.

Meleklerle halleştiğin yaşlar çok gerilerde kalmış. Sonra bir toz, bir duman. Kaplamış kaplamış coğrafyanı. Dağılmamış, öylece duruyor. Kimi yerlerini örtmüşsün. İçsel bir manzara resmiyle. Kimi yerlerini de tütsülemişsin, dualarla.

Senin yüzünden okuduklarım, hep senin yüzünden okuduklarım. Evet, senin yüzünden. Çünkü sen eşref-i mahlûkatsın. Ve bana düşen, en görünür yerini ve senin en çok gösterdiğini, çehreni okumak. İşte bu yüzden senin yüzünden diyorum, yüzünden okuduklarım.

Yüzün ne çok hüzünden geçmiş. Her hüzün bir kılcal damar gibi ara yollar çizmiş sırat güzergâhına. Demek ki “yaşadıklarından öğrendiğin bir şey var”. Yer yer yanık desenleri okuyabiliyorum. İrili ufaklı. Her gün yeniden ölmüşsün “bu yangın yerinde” yaşarken. Kâh küllerinden doğmuşsun, kâh bir el tutmuş seni ve çıkarmış alevlerin deryasından. Ölümü öldürmüşsün kaç kere; faniliği. Ama ölüme teslim de olmuşsun çok kere; faniliğe ve fenalığa. Sıratı her unutuşunda ölmüşsün. Her hatırlayışta ise ölümü öldürmüşsün. Yüzün ne çok ölümden geçmiş.

Ölümden geçmek için, ölüme yürümek gerek. Ve ölüme yürürken, hayatın içinde dolanmak şart. Evet, hayatın, yani dar mekânın, geniş coğrafyanın içinde. Hem ânın, hem uzayıp giden zamanın. Fiziğin, fizik ötesinin, sözün, sükûtun içinde. Yalnızlığın, kalabalığın, çocukluğun, çocukların içinde. Santim santim büyüyen bedenin ve kavrayışların içinde. Sadece bunlar mı? Değil tabii ki! Zerreden kozmosa kadar. Somut ya da soyut, varlık sahnesinin miktarı meçhul aktörleri ile hemhal olmak.

Öylesine geniş ki hayatın hareket sahası, neresinde dolanırsan dolan içerisindesin. Ve yolun mutlaka ölümden geçecek. Hayır, ölümde bitmeyecek. Ölümden de geçecek. Bu sürtünmeler ve bu geçişler işte, hep yansıyor yüzüne. Bazen cisimleşen varlığı, bazen anlamı ile. Hayatı yüzünden okunur hale dönüştüren, o anlamların kalbine ve de zihnine yani içine sızan tarafları. Yüzünden okunur olurlar. İyi de okuyan kim olacak? Kim olmalı? Ben mi, sen mi, en yakınındaki mi, uzaktan uzaktan göz gezdiren mi? Yoksa bütün insanlar mı? Bu sonuncusu imkânsız bir hayal. Ya diğerleri? Ben, sen, ötekiler? Çaba gösteren karşılığını görür mutlaka. Bir anlamı resmederek, bir hayali coşturarak, bir hakikati duyurarak, bir gizi fısıldayarak ispat-ı vücut eden simadan neler okunmaz ki? Okumak isteyene, isteyip azmedene, azmedip başarabilene açar o yüz, albümünün sayfalarını.

Hayatın içinden geçmiş yüzün. Yüzün, bir ömrün büyüyen portresi. Çizgiler bir görünüp bir kayboluyor. Yok olmuyor, kayboluyor. Renkler kâh canlı kâh mat. Soluyor da canlanıyor da. Bazen derya, deniz, gökyüzü. Bazen yazın ve güzün solgunluğu. Hep benzer izdüşümler, yerin ve senin yüzünde.

Yüzün, serin ikindi gölgesi. Yüzün, taze seher neşvesi. Yüzün, derin gece mavisi. Laciverdî. Yüzün, gözlerinin gördüğü kadar yüz. Gönlün gördüğü kadar hayat. Yüzünden okuduklarımı gözümle değil, gönlümle okumak muradım. Gözümle okursam şayet, o vakit de gönlüme doldurmak. Bir eşref saatine ertelemek.

Hayatın içinden geçmiş yüzün. Yüzün, acılar, kahırlar, keşkeler ve pişmanlıklar haritası. Münhaniler daraldıkça, dağ olmuş ağrıların. Ağrıdan bir dağ olmuş. Ağrı Dağı olmuş. Münhaniler sıklaştıkça, bir uçuruma dönüşmüş keşkelerin. Seyrelip uzaklaştıkça birbirinden, acı bir deniz. Birbirine dolandıkça, sarp kayalıklar ve kokurdanlıklar yuva yapmış kahırlarına. Hele o düz çizgiler, sakin, içbükey kavisler. Ah o pişmanlıklar! Bu bir dünya haritası mı yoksa? Evet, bu bir dünya haritası. Arzın elemleri vurmuş yüzüne. O yüzden, yüzün solmuş. Kararmış, bozarmış, donmuş. Ağarmış, sararmış, yeşermiş, gövermiş. Ve sonra sen, o münhanilerden ebemkuşakları çizmişsin yüzüne.

Bakarken, gökyüzünü okumuşum. Önce bir sis kaplamış siluetini. Sağa sola bakınırken yön duygumu kaybetmişim. Ayaklarımın yere bastığını hissetmesem, yerçekimsiz bir boyuttayım derdim. Ayağım basıyordu ama görmüyordum değdiği yeri. Sis iyice yoğunlaştı. Sonra yağmur başladı, çisil çisil. Bu yağmur, “nefesten yumuşak” yağıyordu. Kucaklayıp kaldırdı sisi. Ve ağır ağır, gözü kör eyleyen doku, gerisin geri hareketlendi. Gidenin yerini ilkin mat, ardından son sürat taze bir mavilik aldı. Mavi yeşile, yeşil güneşe.. derken yüzünden ince ince bir tebessüm geçti. Durgun deniz kıyılarında sahili okşayan yumuşacık dalgalar. Gündüz ışıktan bir yol, gece yakamoz kıpırdanışı gülümseyişin. Gözlerin parıldadı. Sis tamamen dağıldı. Bakışların, uzak ufuklardan bulutları, bahar yağmurlarını çağırdı. Ve bahar senfonisi.

Yağmurlardan sonra. Yedi iklim dört bucağa bereket serpen yağmurlardan sonra. En şairane bahar tasvirleri boy gösterdi her yanda. Çoğunun adlarını bilmediğim kuşlar aldı sözü, yağmurdan ve manzaradan. Sözün buralara gelip dayanacağını tahmin etmiştim. Yüzünden sırat geçerken. O köprünün kıyısında yüzünden okuduklarımı mırıldanırken. Zira ölüme dair her mırıldanış, bir yanıyla da cennet bahsidir.

Şimdi o senfoninin sesini ve resmini, cennet bahsine bağlayan yüzünden okuduklarımı mırıldanıyorum. Acısıyla, pişmanlığıyla, keşkeleriyle, kahırlarıyla öfkeleriyle ve hüzünleriyle. Yüzündeki mutluluk ve yaşama sevincine dair pırıltılarda cennet, acıyla hüzün arasındaki çizgiler de ise cennete uzanan yollar. Ama ille de cennete dair okumalar. Bir uçmak arzusu. Ben alevin ve ateşin kelimelerini göremedim çehrende. Demek ki “her şey yanıp gül oldu”, yüzünde(n). Senin yüzünden.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir